Son günlerde İzmit’te kültür sanat üzerine yaptığım görüşmelerde, bağımsız bir tiyatro sanatçısından dikkat çekici değerlendirmeler dinledim. Şehirde bir oyun hazırlığı, sahne arayışı ve kültürel üretim üzerine konuşurken konu kaçınılmaz olarak Sabancı Kültür Merkezi’ne geldi.

1980’lerin sonunda hizmete giren bu yapı, sadece bir salon değil; tiyatrodan konsere, sergiden kütüphaneye kadar birçok kültürel faaliyetin aynı çatı altında toplandığı bir merkezdi. Şehrin tam ortasında yer alması, onu yalnızca bir etkinlik alanı değil, günlük hayatın doğal bir parçası haline getiriyordu.

Bugün konuşulan konu ise sadece bir binanın geleceği değil.

Asıl mesele şu:

Bir şehir kültürü nerede yaşar?

Elbette deprem gerçeği ortada. Eskiyen ve risk taşıyan yapıların yenilenmesi kaçınılmaz. Nitekim yapı 2021 yılında deprem riski ve zemin problemleri nedeniyle kapatılmış, süreç içinde kütüphane ve diğer birimler de tahliye edilmiştir. Yani tartışma aslında yeni değil; uzun zamana yayılan bir “şehir içi kültür alanının geri çekilme sürecidir.

Ancak mesele yalnızca bir binayı yıkıp yenisini yapmak değil; kültürün şehirle kurduğu bağın nasıl korunacağıdır.

Sabancı Kültür Merkezi’nin zaman içinde bazı salonlarının kapanması, ardından kütüphane bölümünün devre dışı kalması, bu alanın şehir hayatından yavaş yavaş çekildiği yönünde bir tabloyu da beraberinde getirdi.

Oysa bir kültür merkezi sadece sahne değildir.

Bir öğrencinin ders çalıştığı kütüphane,
Bir tiyatrocunun prova yaptığı oda,
Bir insanın tesadüfen girip sanatla karşılaştığı bir alan…

Bunların hepsi birlikte bir anlam taşır.

Bugün gelinen noktada yapının geleceği tartışılırken yeni kültür alanlarının SEKA bölgesi gibi daha geniş alanlarda planlandığı, Kocaeli Kongre Merkezi’nin de bu hattın önemli ve aktif bir parçası olduğu konuşuluyor.

Ancak burada gözden kaçmaması gereken bir denge var.

SEKA’daki kongre merkezi zaten yıl boyunca farklı etkinliklere ev sahipliği yapan büyük bir yapı. Eğer Sabancı Kültür Merkezi de aynı bölgeye taşınır ve benzer bir işlev yüklenirse, bu kez başka bir soru ortaya çıkıyor:

Şehirdeki kültür yükü tek bir bölgeye yığılırken, merkezde ne kalacak?

Şehrin kültür yükünü tamamen merkezden uzaklaştırmak, İzmit’in kalbinde ne bırakır?

Çünkü bir şehirde kültürün gücü yalnızca büyüklüğünde değil, yaygınlığındadır. Farklı noktalara dağılan, insanların günlük hayatına karışan bir kültür daha erişilebilir ve daha kapsayıcıdır.

İzmit’in merkezinde yıllardır var olan bu yapı, ulaşılabilirliği sayesinde sanatı planlı bir etkinlik olmaktan çıkarıp gündelik yaşamın parçası haline getiriyordu. Şimdi ise bu merkezin tamamen dışa kayması, şehir içinde yeni bir boşluk tartışmasını da beraberinde getiriyor.

Eğer bina deprem riski nedeniyle yenilenecekse, çözüm yalnızca yıkıp taşımak mı olmalı? Yerinde dönüşüm, güçlendirme ya da şehir merkezinde kültür işlevini koruyacak alternatif modeller neden tartışılmasın?

Bağımsız tiyatro gruplarının prova yapacak alan bulmakta zorlandığı bir şehirde, kültürün merkezden uzaklaşması yeni bir erişim sorunu da yaratabilir.

“Saray görüntüsü” denildiğinde kastedilen ise Büyükşehir Belediye binasının oluşturduğu güçlü merkez görünümüdür. Bu yapının hemen önünde yer alan Sabancı Kültür Merkezi’nin şehir içindeki konumu da bu bütünlük içinde ayrıca önem taşımaktadır.

Çünkü şehirleri değerli yapan sadece büyük binalar değildir.

O binaların içinde yaşanan hikâyelerdir.

Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:

Daha düzenli görünen bir şehir uğruna, yaşayan bir kültür hafızasından vazgeçilir mi ?