Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne kadar çözülemeyen meselelerden biri de din, cemaat, tarikat ve devlet ilişkileridir.
Öncelikle şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek gerekir:
Türk milletinin İslamiyet'le hiçbir problemi yoktur.
Türk milleti İslam'ı asırlar boyunca yaşamış, bu dinin medeniyetine, kültürüne ve ahlakına büyük katkılar sunmuştur. Bizim itirazımız İslam'a değil; İslam'ın istismar edilmesine, siyasallaştırılmasına, ekonomik ve siyasi çıkarların aracı hâline getirilmesine ve birtakım kapalı yapıların kendi amaçları doğrultusunda kullanılmasına yöneliktir.
Bugün asıl sorulması gereken soru şudur:
Dini saiklerle ortaya çıkan bazı cemaat ve tarikat yapıları nasıl oldu da zaman içerisinde siyasi, ekonomik ve bürokratik güç merkezlerine dönüştü?
DİN Mİ, ÖRGÜT MÜ?
Bir insanın ibadet etmesi, Allah'a inanması, Kur'an okuması ve dini hayatını yaşaması elbette kendi özgürlüğüdür.
Ancak dini kimliği üzerinden örgütlenen bir yapı; devlet kurumlarında kendi kadrolarını oluşturmaya, ekonomik güç biriktirmeye, siyaseti yönlendirmeye ve mensuplarına “şuna oy verin, buna oy vermeyin” demeye başladığı anda mesele artık yalnızca inanç meselesi olmaktan çıkar.
Orada devletin egemenliği tartışılmaya başlanır.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin üzerinde hiçbir cemaat, hiçbir tarikat, hiçbir şeyh ve hiçbir dini lider bulunamaz.
Devletin üstünde devlet, milletin üstünde irade olmaz.
KUR'AN VAR, PEYGAMBER VAR; ŞEYHE NEDEN İHTİYAÇ VAR?
Burada çok temel bir soruyu sormamız gerekiyor:
Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'i göndermiş, Hz. Muhammed'i peygamber olarak göndermiştir. O hâlde Müslümanın Allah ile arasına neden bir şeyh veya tarikat lideri girmelidir?
İslam'ın temel kaynağı bellidir.
Kur'an vardır. Peygamber vardır. Akıl vardır. Vicdan vardır.
Din adına ortaya çıkan hiçbir kişi kendisini insanların üzerinde mutlak bir otorite hâline getiremez.
Üstelik Kur'an'ın okunması kadar anlaşılması da önemlidir.
Bugün Arapça okunuyor, fakat çoğu zaman “Ne okuyoruz, ne söylüyoruz, Allah bizden ne istiyor?” soruları yeterince konuşulmuyor.
Oysa Müslüman, okuduğu ayetin anlamını bilmeli; Peygamberimizin ne söylediğini, nasıl yaşadığını ve hangi ahlaki ilkeleri ortaya koyduğunu öğrenmelidir.
İnsanlara sadece Arapça ifadeleri tekrar ettirmek yerine, okudukları ayetlerin anlamını öğretmek; onları düşünmeye, sorgulamaya ve ahlaki sorumluluğa yönlendirmek gerekir.
Çünkü din anlaşılmaz hâle getirildiğinde insanı aydınlatan bir rehber olmaktan çıkar ve istismara açık bir alana dönüşebilir.
Burada kimsenin yanlış anlamaması gereken bir nokta daha vardır:
Biz Arapçaya karşı değiliz.
Kur'an'ın dili Arapçadır ve Arapça okunması ibadetin bir parçası olarak kabul edilebilir. Ancak Türk milletinin kendi dilinde Kur'an'ın anlamını öğrenmesi, ayetlerin ne söylediğini bilmesi ve dinini bilinçli şekilde yaşaması neden sakıncalı olsun?
Tam tersine:
Anlayan insan daha zor kandırılır.
İSLAM ZENGİNLERİN VE AYRICALIKLI SINIFLARIN DİNİ DEĞİLDİR
Hz. Muhammed'in hayatına baktığımızda İslam'ın gösteriş, sınırsız servet ve ayrıcalıklı bir sınıf oluşturmak için gelmediğini görürüz.
Hz. Muhammed ticaretle uğraşmış, toplum içerisinde güvenilirliğiyle “el-Emin” olarak tanınmıştır. Fakat İslam'ı kişisel servetin, sınıfsal ayrıcalığın aracı hâline getirmemiştir.
Bugün din adına servet imparatorlukları kuran, insanların dini duygularını ekonomik kazanca dönüştüren ve siyasi güç elde etmek için dini kullanan anlayışları sorgulamak zorundayız.
İslam'ı kişisel çıkarların, siyasi hesapların ve ekonomik menfaatlerin aracına dönüştürenler, en büyük zararı yine İslam'a vermektedir.
Din, paranın ve siyasetin emrine verilemez.
ATATÜRK DİYANET'İ NEDEN KURDU?
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyet'i kurarken attığı önemli adımlardan biri de Diyanet İşleri Başkanlığının kurulmasıdır.
Buradaki temel anlayış dini yok etmek değil; din hizmetlerini toplumun ortak yararı doğrultusunda yürütmek ve vatandaşın doğru dini bilgiye ulaşmasını sağlamaktır.
Diyanet'in varlık sebebi tam da burada ortaya çıkar.
Diyanet; vatandaşın dini konularda doğru bilgiye ulaşmasına yardımcı olmalı, hurafelerle dini bilgiyi birbirinden ayırmalı, dini siyasetin ve ticaretin aracı hâline getiren anlayışlara karşı toplumu aydınlatmalıdır.
Diyanet'in cemaatler ve tarikatlar hakkında hazırladığı raporları yazanları da kutlamak gerekir. Bu raporlarda başta Süleymancılar cemaati olmak üzere birçok cemaat ve tarikatın dini kullanarak servet elde ettiği, yabancı servislerle ilişkilerinin bulunduğuna yönelik tespitler ortaya konulmuştur.
Bugün Diyanet'e düşen görev de budur.
Din adına ortaya çıkan yapıları gerektiğinde sorgulamak, toplumu aydınlatmak ve dini istismara karşı vatandaşın yanında durmak.
Çünkü devletin görevi, vatandaşını cemaatlere teslim etmek değil; vatandaşının doğru bilgiye özgürce ulaşabileceği kurumsal zemini oluşturmaktır.
LAWRENCE BİZE NE ANLATIYOR?
Tarih bize emperyal güçlerin bölgedeki dini, etnik ve sosyal ayrılıkları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabildiğini gösteriyor.
T. E. Lawrence bunun en bilinen tarihsel örneklerinden biridir. Lawrence'ın Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı coğrafyasındaki faaliyetleri, İngiliz emperyal siyasetinin yerel unsurlar ve kimlikler üzerinden nasıl yürütüldüğünü göstermektedir.
Buradan çıkarılması gereken ders açıktır:
Bir insanın dini kisve taşıması, onun mutlaka milletin ve devletin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği anlamına gelmez.
Devlet, kişilerin söylemlerine değil; eylemlerine, bağlantılarına, finansal ilişkilerine ve hukuk karşısındaki durumlarına bakmalıdır.
Bu, yalnızca cemaatler için değil, devlet içerisinde faaliyet gösteren bütün örgütlenmeler için geçerli olmalıdır.
Devlet içinde hiçbir cemaat ve tarikat örgütlenmesine izin verilmemelidir. Devletin içinden cemaatler ve tarikatlar derhal kazınmalıdır ki bir daha 15 Temmuzlar olmasın.
TÜRKİYE BUNU BİR KEZ YAŞADI
Türkiye, devlet kurumlarında örgütlenen kapalı yapıların nelere yol açabileceğini ağır biçimde tecrübe etti.
Devlet içerisinde liyakat yerine sadakatin, hukuk yerine örgütsel bağlılığın, Cumhuriyet yurttaşlığı yerine cemaat mensubiyetinin esas alındığı her yapı, sonunda devletin kurumlarını zayıflatır.
Buradan çıkarılacak ders çok nettir:
Bir cemaatin yerine başka bir cemaat koymak çözüm değildir.
Çözüm; devlet kurumlarında liyakat, hukuk, şeffaflık ve Cumhuriyet kurumlarının üstünlüğünü hâkim kılmaktır.
Devlet kadrosuna girmenin şartı bir şeyhe, tarikata veya cemaate bağlılık değil;
Türkiye Cumhuriyeti'ne, Mustafa Kemal Atatürk'e ve devrimlerine sadakat, hukuk ve liyakat olmalıdır.
DEVLETİN İÇİNE SIZAN HER YAPI DEVLETİN KARŞISINDADIR
Bugün mesele yalnızca cemaat veya tarikat meselesi değildir.
Mesele devletin bağımsızlığıdır.
Mesele milli egemenliktir.
Mesele Cumhuriyet'in kurumlarının korunmasıdır.
Mesele Türkiye'nin dış güçlerin, siyasi çıkar gruplarının veya kapalı örgütlenmelerin nüfuz alanına dönüştürülmemesidir.
BOP gibi Amerika, İsrail ve İngiltere'nin ortak tezgâhladığı, ulus devletleri hedef alan projelerin çökmesi için cemaatler ve tarikatlar derhal temizlenmeli, NATO'dan çıkılmalıdır.
Cemaat ve tarikatların temizlenmesi ile NATO'dan çıkış birbirini tamamlar.
Bir ülkenin iç yapısı zayıflatılır, devlet kurumları parçalanır ve toplum dini, etnik veya siyasi kimlikler üzerinden birbirine düşürülürse emperyalizmin kucağına düşen topal ördek oluruz; emperyal güçlerin göz diktiği, müdahaleye uygun zemin zaten hazırlanmış olur.
İşte Türkiye'nin asıl dikkat etmesi gereken nokta budur.
Dışarıdaki tehdidi görmek yetmez; içeride o tehdide zemin hazırlayan yapılanmaları da görmek gerekir.
CUMHURİYET'İN VATANDAŞI MÜRİD DEĞİL, YURTTAŞTIR
Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkesi açıktır:
Devlet vatandaşına eşit mesafede durur.
İnananın da inanmayanın da devlet karşısındaki hakkı aynıdır.
Farklı mezhep ve dini yorumlara sahip vatandaşların hukuk karşısındaki statüsü aynıdır.
Hiçbir cemaat “bizim kadromuz”, hiçbir tarikat “bizim devletimiz” diyemez.
Çünkü:
DEVLET MİLLETİNDİR.
Cumhuriyet'in vatandaşı bir şeyhin müridi değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit ve özgür yurttaşıdır.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı yeni şeyhler, yeni tarikatlar ve yeni cemaat vesayetleri değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı;
akıl, bilim, hukuk, laik Cumhuriyet, liyakat ve milli egemenliktir.
Türk milletinin dini inancına saygı duyacağız.
Fakat dini istismar edenlere karşı da susmayacağız.
Çünkü İslam'ı savunmak, İslam adına konuşan herkesi sorgulamamak değildir.
Tam tersine, dini siyasetin, paranın ve örgütsel çıkarların elinden kurtarmak; samimi inananların da hakkını savunmaktır.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin önünde tarihi bir tercih vardır:
Ya devletin kurumları herhangi bir cemaatin, tarikatın veya kapalı örgütlenmenin nüfuz alanı olmaya devam edecek;
ya da Cumhuriyet'in kuruluş felsefesine dönülerek devletin üzerinde yalnızca Anayasa ve millet iradesinin bulunduğu bir düzen yeniden tesis edilecektir.
Bizim tercihimiz bellidir.
Din Allah ile kul arasındadır.
Devlet milletindir.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Ve Cumhuriyet'in kurumları hiçbir cemaatin, hiçbir tarikatın ve hiçbir şeyhin mülkü değildir.
Sözümüzü, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyet'in geleceğine bıraktığı tarihi uyarıyla noktalayalım:
«“Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”»
Mustafa Kemal Atatürk
Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği şeyhlerin, tarikatların ve cemaatlerin değil;
Türk milletinin iradesinin, aklın, bilimin, hukukun ve Cumhuriyet'in olacaktır.
Hasan AKTEPE
hasan.akteepe@gmail.com