Siyasette bazı kararlar, açıklandıkları anda beraberinde yeni sorular getirir. Yeni Parti’nin genel başkan ve yöneticilerin doğrudan üyeler tarafından seçileceği yönündeki kongre sistemi de bunlardan biri.
İlk bakışta kulağa oldukça demokratik geliyor: Delege iradesi yerine doğrudan üyenin iradesi…
Peki mesele gerçekten bu kadar basit mi?
Asıl tartışılması gereken nokta, bu sistemin bugün neden tercih edildiğinden çok, neden daha önce tercih edilmediğidir.
Bugün Yeni Parti’yi oluşturan kadroların önemli bir bölümü, geçmişte Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde yönetici ve karar verici konumlarda bulundu. Eğer üyelerin doğrudan genel başkanı seçmesi parti içi demokrasi açısından daha güçlü ve daha doğru bir modelse, aynı anlayış neden CHP içerisinde görev yaptıkları dönemde aynı güç ve kararlılıkla savunulmadı?
Demokrasi, insanın bulunduğu siyasi konuma göre değişen bir anlayış olmamalıdır. Yönetirken başka, yönetilmeye talipken başka bir demokrasi anlayışı savunmak ister istemez bazı soru işaretlerini beraberinde getirir.
Elbette burada kimsenin niyetini peşinen sorgulamak gerekmiyor. Ancak siyasette niyet kadar, tercihlerin zamanlaması ve ortaya çıkan sonuçlar da önemlidir. Üyelerin özgür iradesine güvenmek değerlidir; fakat bu güvenin gerçekten ilkesel bir parti içi demokrasi anlayışından mı, yoksa mevcut üye yapısının sağladığı siyasi rahatlıktan mı kaynaklandığını zaman gösterecektir.
Asıl sınav da burada başlayacaktır.
Çünkü demokrasi yalnızca sandığın kurulması değildir. Sandığa giden sürecin nasıl yürütüldüğü, farklı görüşlere ne kadar alan açıldığı, eleştirinin ne ölçüde tolere edildiği ve yönetimin karşısındaki adaylara ne kadar eşit mesafede durduğu da demokrasinin ayrılmaz parçalarıdır.
Bu nedenle kongre süreci yalnızca kimin genel başkan olacağını göstermeyecek. Aynı zamanda üyelerin gerçekten ne kadar özgür olduğunu, farklı görüşlerin ne kadar rahat ifade edilebildiğini ve savunulan demokrasi anlayışının şartlar değiştiğinde de aynı şekilde korunup korunmayacağını ortaya koyacaktır.
Burada daha temel bir soru da var: Yeni Parti gerçekten yeni bir siyasi anlayış ve kültür oluşturmak için mi ortaya çıktı, yoksa geçmişteki siyasi konumların ve ağırlıkların sürdürülebileceği yeni bir alan olarak mı şekilleniyor?
Yeni bir parti kurmak, tek başına yeni bir siyaset anlayışı oluşturmak anlamına gelmez. Asıl mesele, eski alışkanlıkların yeni bir yapı içerisinde devam edip etmediğidir.
Eğer Yeni Parti gerçekten farklı bir siyasi kültür ortaya koymak istiyorsa, bunu yalnızca “üyeler genel başkanı seçecek” diyerek değil, bu anlayışı parti hayatının tamamında nasıl uyguladığıyla göstermek zorundadır.
Çünkü siyasette güven, yeni sözlerle değil; dün söylenenle bugün yapılan arasındaki tutarlılıkla kazanılır.
Belki de bugün sorulması gereken en temel soru şudur:
Demokrasi gerçekten bir ilke olarak mı savunuluyor, yoksa siyasi şartların getirdiği bir avantaj olarak mı kullanılıyor?
Bu sorunun cevabını söylemlerden çok, kongre sürecinin kendisi verecektir.