NEDEN MÜSLÜM’Ü BU KADAR SEVDİK?
2013 yılında kaybettiğimiz arabesk müziğin efsane ismi Müslüm Gürses’in hayatını anlatan Müslüm filmi gişe rekoru kırıyor. 26 Ekim’de vizyona giren film hâlâ sinemalarda çift salonda birden oynuyor ki bu bize yoğun ilginin devam ettiğini gösteriyor. Ben geçen hafta gitme şansı buldum. “Neden bir hayat hikâyesi bu denli ilgi görür?” diye merak etmiştim. Filmi izledikten sonra keşke zamanında Müslüm Baba’nın hayranı olsaymışım dedim. Filmde salt bir hayat öyküsü değil birçok duygu var. Duyguların derinliğine indiğinizde belki de her biri ayrıca senaryo olabilecek kadar etkileyici. Acı ile yoğrulmuş hayatın içinde taptaze kalmış bir mücadele sizi o kadar sarsıyor ki gözyaşlarınızı tutmanız imkânsız. Hoyratça sarsılmış bir yüreğin merhameti umudunuz oluyor. Evlatlarına bakabilmek için sadece elleri değil yüreği paramparça olmuş bir kadının güçsüzlüğünü değil direnişini görüyorsunuz. Filmde çok özel bir de aşk hikâyesi var. Birbirlerini yaralarını saran iki insanın güçlü ilişkisi karşısında mendiliniz yanınızda olsun. Aynı zamanda aşkın yaş veya kimlik ile ilgisi olmadığını da gösteriyor.
‘Zalimden âlim, âlimden zalim doğar’ sözünü örnekleyen bir baba oğul ilişkisi izliyoruz. Çocuk yaşta tatmin edilmemiş duyguların yarattığı boşluğun hayatımızın hiçbir döneminde kapatılamadığını kafamıza kafamıza vuruyor. Gördüğü zalim baba figürü hayatı boyunca evlat sahibi olma isteğini köreltiyor. Ama milyonlar hep bir ağızdan ona “baba” diye sesleniyor. Burası bence çok kıymetli bir nokta. Son derece merhametli bir adamın çocukluğunun travmatik öyküsündeki baba modelinden ötürü bu sıfatı almaktan korkmasına Yaradan bir şekilde müsaade etmiyor. “Baba” diye bağıran çılgın bir hayran kitlesi var. Şarkılar öyle yürek dağlıyor ki; aynı acıları yaşayanlar kendilerine zarar verecek kadar ileri gidiyor.
Hayatta boşluk diye bir şey yok. Boş bıraktığımız yeri irademiz dışında bir şeyler dolduruveriyor. Özellikle çocukluk döneminde doyurulmamış duygusal boşluklar bırakmak öylesine tehlikeli ki yerine hangi hissin konulacağını bilemeyiz. İşte tam da burada koşulsuz sevginin gücü devreye girmeli. Derslerindeki başarısı ile ailesinin beğenisini kazanan çocuk için başarılı olamadığında yaşayacağı his, hayal kırıklığının çok ötesinde olacaktır. Büyüdüğü vakit dahi başarılı olduğu kadar kabul göreceği inancıyla sadece sonuç odaklı hareket edecektir. Toplumsal saygınlık için tek çare gördüğü başarıya ulaşmakta her yolu kullanmak onun için mubah sayılabilecektir. Oysa sevginin bir şarta bağlanmadığını bilerek büyüyen çocuk en başta kendini sevmeyi bilecektir. İnsanın kendisi ile barışık olması etrafı ile de barışık olması demek değil midir? Etrafımızda gördüğümüz kendini beğenmiş veya ukala dediğimiz pek çok kişinin iç dünyalarında büyük çatışmaları vardır. Bilinçaltlarına yerleşmiş değersizlik duygusu ya hayata dair kavgalarına ya da pasifleşmelerine sebep olacaktır. Aynı Müslüm’de gördüğümüz gibi. Onca başarıya rağmen içindeki değersizlik duygusundan kurtulamamış. Şarkılarında sürekli hayatın sillesine gönderme yapmış. “Benim şu dertlere ne borcum var ki tuttu yakamı bırakmıyor. Benim mutlulukla ne zorum var ki bana cehennemi aratmıyor.” diye söyleyince içiniz kor bir ateşle yanıyor. Bazı yaraları iyileştirmek zordur. Belki zamanla kabuk bağlar ama gün olur bir görüntü onu kaşıyıp tekrar kanatmaya yeter. Derdimiz gönlünde yara açılmadan büyüyen çocuklar olsun.