Kocaeli Film Eleştirisi 1

14 Eylül 2025 14:02
Dün arkadaşlarımla bir çılgınlık yaptık, herkes bir film bir dizi adı yazarak kutuya attı ve çekiliş yaptık. Benim filmlerin isimlerini sormayın 2004 kadar gidiyor bilgim sanırım, sonrası beyaz perde bende kapanıp kitap evreni açıldığından dolayı pek yok.

Neyse, ilk ve tek şart asla filmler hakkında bilgi sahibi olmayacaktık, ön araştırma yapmayacaktık. Cumartesi sosyal etkinliğimiz iki film olacak, Pazar buluşmamız izlediğimiz filmler üzerine analiz ve istişare olacaktı. Bana psikolojimi derinden sarsacak iki deneyimin denk geldiğini bilmeden açtım izliyorum.

 İlk film, Adrian Lyne’ın yönetmenliğini yaptığı Deep Water, Patricia Highsmith’in romanından uyarlanan bir psikolojik gerilim olduğunu sonradan öğrendim. Başrollerde Ben Affleck (Vic) ve Ana de Armas (Melinda) yer alıyor ve Ben Affelck oyunculuğunu sevdim. Film, evlilik kurumunun içsel çürümesini, kıskançlık, arzu, güç oyunları ve manipülasyon üzerinden kurulmuş toksik sistemi anlatıyor. Yüzeyde ‘sadakatsizlik’ teması olsa da, derinlerde ‘bastırılmış öfke, narsisistik, öz saygı eksikliği’ ve en önemlisi ‘ahlaki dinamiklerin yoksulluğu ve obsesif bir bağın psikolojik etkileri’ işlenmiş…

Başlarda Vic fizyolojik bir sorunu olduğu ve karısının buna kızarak tehlikeli bir sürece geçiş yaptığını düşünmüştüm ama film ilerledikçe sürecin öfkeyle değil ahlaksızlıkla alakalı olduğunu gördüm.

Hikâye, Vic ve Melinda’nın görünürde sıradan, zengin, mutlu, birbirini seven ve banliyö hayatı yaşayan eğlenceli bir çift tanımıyla açıldı. Ancak kısa sürede, evliliklerinin aslında zehirli bir dengeye dayandığı ve her gün bu zehirli sarmaşığın biraz daha derine kök salarak rutinlerinin, daha da kötüsü normalleri olmaya başladığını izleyenlere sundu.

Melinda cesur bir korkaktır, kocasının gözlerinin içine baka baka açıkça başkalarıyla ilişki kurarken, Vic buna sessiz kalır gibi görünen sadistin tekidir. Karısına zarar vermeden ama onun çevresinde olan tüm erkeklere tehlike yayarak, içinde kıskançlık, öfke ve bastırılmış şiddet taşır. Seyirci, Vic’in ‘sessiz, sadık, aşık maskesinin’ altında ne kadar tehlikeli bir taraf olduğunu yavaş yavaş keşfederken Melinda’nın ahlaksız oyununun aslında sadece görülme dürtüsünü taşıdığını fark ettiğinde tiksinmesi olasıdır.

Bu yapı, seyircinin sürekli şu soruyu sormasına neden olabilir, “Vic gerçekten bir katil mi, yoksa Melinda’nın sadakatsizliğinin kurbanı mı?”

Bu soru üzerine Karakter Analizi ve Psikolojik Katmanlar ele alınmadan süreç kapatılmamalı.

Vic, yani (Ben Affleck) bana göre Pasif-agresif kişilik bozukluğu taşıyor. Vic, Melinda’ya doğrudan yüzleşme yerine sessizlik, iğneleyici sözler ve ima yoluyla tepki veriyor ve Melinda ondan istediği duygusal çıkışı alamadığından bir sonraki sadakatsizliğinde daha cesur oluyor. Obsesyon ve bastırılmış şiddet Eğilimi… Sessizliği, onun “kontrol” mekanizması gibi görünse de bu bastırma, zamanla şiddetli patlamalara dönüştüğünde hem kendine hem de karşısındakilere hayati zararlar veriyor. İki yüzlü ya da psikoloji de Çifte yüz maskesi… Dışarıya sakin, zeki, sevecek, aile babası, hatta mütevazı bir adam görüntüsü verirken, iç dünyasında paranoya ve öfke taşıyan bir sadisttir. Bu çift katmanlılık, filmin gerilimini oluştururken aynı zamanda bu tür insanların çevremizde ne kadar çok olduğunu görmemizi de sağlar…

Melinda ise; (Ana de Armas) film boyunca Provokatif özgürlük sergiler. Evliliği kendi özgürlüğü için bir kalkan gibi kullanır. Vic’in maddi gücünü sömürür, sabrını zorlar, sevgisini kullanır, sessizliğini ise kendi sınırlarını zorlamak için bir güç alanına dönüştürür. Narsisistik eğilimleri fazlaca olsa da psikolojik temelin dışında bana göre asıl sorun ahlaki yoksunluktur. Başkalarının ilgisiyle beslenen, herkesin sempatisini kazanan, iç dünyasında kendini sevmeyen, onu seçen kocasının sevgisini görmeyen, sevginin cinsellikle geldiğini düşünen en kötüsü de sevilmenin aslında kocası Vic’in kıskançlığını kanıt olarak görmek isteyen bir ruh hastasıdır.  Film boyunca toplumun gözünde Vic’e bağlı görünerek Çelişkili sadakati sağlarken, aynı anda onu küçük düşürmek için her koşulu aleyhine çevirir. Bu, “bağlılık ve özgürlük” arasındaki çatışmasını gösterirken aslında ne kadar zavallı olduğunu vurguladığını bilemez…

Film boyu senarist Psikolojik Temalar ile filmi tetikleyici yapmıştır.

Evliliğin çürüyen temelleri üzerine kurulan Film, evliliği bir güven, sadakat ve paylaşım kurumu değil; güç ve manipülasyon arenası olarak resmederken, insanların kafasının içine “Gerçek olabilir mi?” sorusunu yerleştirir.

Kısacası karakterlerde kıskançlık ve arzu olsa bile sadakat ve inanç yoktur. Vic’in kıskançlığı film boyunca onu hem Melinda’ya bağlı kılar hem de onu yok etmeye sürükleyen bir saplantı haline gelir. Psikanalitik açıdan bu, “thanatos” (ölüm dürtüsü) ile “eros” (yaşam ve arzu) arasındaki bir denge de çatışma halidir.

Bana göre onların tüm eylemlerinin temeli evlilik değil sınırları zorlayan adrenalinle kazanma yarışıydı. İlk kim pes edecek mottosu. Kontrol ve güç oyunu, Melinda sadakatsizlikle Vic’i kontrol ederken, Vic de şiddetle dengeyi geri kazanıyordu. Bu evlilikte iki taraf da birbirini tüketen bir dengeye mahkûm oldukça seyirdi bu iki manyağın elinde kalan çocuklarına üzülür. Belki de tüm filmlerde gösterildiği gibi banliyö hayatında maskeler esastır. Dışarıya “kusursuz çift” imajı çizerler ancak bu, Amerikan banliyösünün yapay mutluluk görüntüsünü eleştirir. “Dışarıda gülümse, içeride çürü” dinamiği işlenir.

Uzun zaman sonra ilk defa bu tür film senaristinin bir farklılık yapmış olduğunu gözlemledim. Yavaş tempolu, sessizlikle dolu sahneler seyirciyi rahatsız ederken, aslında yönetmen klasik “gerilim müziği” yerine boşluk hissiyle gerilimi inşa etmiş. Bence filmin Psikolojik gerilimin “yavaş yanan” doğasını çok iyi yansıtıyor. Atmosferik ve rahatsız edici bir “evlilik portresi” çiziyor. Çifte katmanlı karakterler, izleyiciyi sürekli gerilimde tutuyor, “Asıl kurban kim?” sorusu hep havada kalıyor. Eleştirel bakanlar için ya da kişisel gelişim ya da psikolojik alanlara ilgisi olmayan bazı izleyiciler için temposu fazla yavaş, olay örgüsü dağınık görünebilir. Melinda’nın motivasyonları kimi yerde yüzeysel kaldığından, klasik “psikolojik gerilim” beklentisine girenler için final tatmin edici olmayabilir.

Kısacası Deep Water, psikolojik gerilimi sadece cinayet ve sırlarla değil, evlilik içindeki güç, kıskançlık ve bastırılmış şiddet üzerinden inşa ediyor. Film, “birbirini tüketen çift” klişesini alıp daha rahatsız edici, daha içsel bir boyuta taşıyor. “Birbirini tükettikçe daha kötü bir şeyi var eden bir çift,” ortaya seriyor.

Başında da açıkladığım gibi film alanıma bu düştü, ben sadakatsizliğin işlendiği film öğelerini sevmem derken, daha kötüsünün geleceğinden habersizdim.

Gelecek bölüme mutlaka bakın… çünkü “BEN NE İZLEDİM,” dediğim, film arasında iki defa istifra ettiğim bir dizi bana düşmüştü ve sonuna kadar izleme işkencesini yaşadığım için düşündükçe aklım hala kalbimi zorluyor, ahlakım vicdanımı yumrukluyor…

Neyse bir sonraki paylaşımı beklemenizi şiddetle tavsiye ediyorum…  yazımın devamı bir sonraki makalemde yayınlanacak...

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
kaan uçar masaüstü
X