Kocaeli Film Eleştirisi 2

14 Eylül 2025 14:09
Size bir önceki paylaşımında bahsettiğim gibi, arkadaşlarım arasında yapılan kuranın ikinci çekilişinde bana çıkan dizi, benim hayatımı derinden sarsan bir eser haline geldi. Birkaç saat boyunca kendime gelmem zaman aldı çünkü sonu öyle bir bitti ki, gel de merak etme… İzlemem dediğin diziyi gel de en azından “İnşallah yapmamıştır,” diye söylenerek düşünme…

Neyse bana düşen diziye gelelim…

Evet dizinin sonunda, “Ben ne izledim lan!” diye ekrana sorduğum işte o iğrenç olayların yaşandığı başarıyla beyaz perdeye aktarılan ve insani yanları ve hakları yozlaştıran eserin gözlemi sizinle…

Flowers in the Attic: The Origin

Film ya dizi, klasik gotik edebiyatın öğelerini (kapalı mekân, aile sırları, yozlaşmış aristokrasi, karanlık ev) görsel dile başarılı şekilde aktarıyor. Foxworth Hall, bir ev, bir temel ihtiyacın sağlayan alan ya da bir mekân olarak değil; bastırılmış duyguların, gizli günahların ve aile travmalarının vücut bulduğu bir karakter haline geliyor. Dizi boyunca Foxworth Hall bir ev değil bir insandı bana göre, kötü, karanlık, şeytani bir insan! Mekânın karanlığı ve soğukluğu, Olivia’nın içsel dönüşümünü ve Malcolm’un toksik hâkimiyetini yansıtıyor. Bu arada film boyunca “Malcom elime geçirsem, ilk resmi şiddet eylemimi yapmış olurdum. Valla başkası ne yapardı bilmem ama ben kendimi düşünemiyorum.” neyse!

Film sürecinde senaryo yeterince insanın canını yakmıyormuş, vicdanıyla ahlakı arasında kalmıyormuş gibi bir de senarist beynimizi yakmak için elinden geleni ardına koymamış. Gotik atmosfer, kadrajların darlığı, ışık-gölge kullanımı ve sessizlik anlarıyla öyle güçlendirmiş ki ışınlanıp eve gitmek ve hepsine haddini bildirmek istiyorsun. Tüm izleme süresinde resmen seyirciyi yalnızca bir dramın değil, aynı zamanda bir psikolojik kapanın içine sokup bırakıyor.

Karakter dinamiklerine bakacak olursak, Olivia Winfield Foxworth. Yani filmin merkezinde Olivia karakteri var. Başlangıçta kendi ayakları üzerinde duran, akıllı ve bağımsız bir kadın olurken evlilik ve Foxworth Hall’un kurallarıyla beraber özgürlüğünü kaybeden bir kuklaya dönüşüyor. Psikolojik olarak Olivia’nın dönüşümü, “travma, direnç, kabulleniş: yeniden travma, güç zehirlenmesi” döngüsü içinde ilerliyor ve sanki bir halkanın içine hapsedilmiş gibi ne kadar koşarsa koşsun, ne kadar kaçarsa kaçsın yeni bir travmanın eksenine geri dönüyor. Bu, seyirciye Stockholm sendromu benzeri bir deneyim hissettiriyor… baskı altında hayatta kalabilmek için sisteme uyum sağlama ama aslında durum bundan daha derin ve daha tamiri zor şekilde ilerliyor.

Filmin baş belası, şerefsiz, haysiyetsiz, ahlaksız, insan bozması Malcolm Foxworth ise narsistik, otoriter ve manipülatif bir figürü sergiliyor. Kadına bakışındaki nesneleştirme ve evlilikteki gücü elinde tutma arzusu, Freud’un “otorite figürü” ve Fromm’un “otoriter kişilik” kavramlarıyla örtüşüyor ama Müjde Aklanoğlu’nun tespitinde o sadece bir “Mahluk” oluyor, adını siz koyun çünkü hayvan desek güzel hayvanlarıma hakaret oluyor. Malcolm üzerinden patriyarkal baskının psikolojik yıkımı gösterilirken benim psikolojimdeki çökümü tamir etmem bugün arkadaşlarıma kalıyor.

Neyse konuyu dağıtmayalım. Yan karakterler, Özellikle (tecavüz maduru) hizmetliler, aile bireyleri ve sonraki kuşaklar, “sessiz tanıklar” olarak travmanın aktarımında önemli. Onların suskunluğu, sistemin nasıl işlediğini sembolize ediyor. Bir de beni rahatsız eden diğer öğe, sanki bu dizi de yeterince ahlaksızlık, adaletsizlik, yozlaşma, inançsal çöküş, ahlaki çürüme, insani varoluşun toksikliği yokmuş gibi, araya EŞ CİNSİYET teması eşleniyor. Abi neden filmlerde gey ya da lezbiyen sistemi normalleştirilip sergiye sokuluyor. Evet bunun hormanel bir hastalık olduğunu kabul ediyoruz, tercihleri yargılamıyoruz ama NORMALLEŞTİRİLMESİNİ de istemiyoruz çünkü normal değil, anormal… Tedavisi olan şeyleri seçim ve tercih adı altında göstermek de bir ahlaki çürümedir… Unutmayın yargılamıyorum sadece kendi ahlaki düşüncemi belirtiyorum… Neyse konuya dönelim ama konuda pek ahlaklı değil hatta aklı zorlayan sınırda…

Filmin Psikolojik Katmanları genel de Travmanın içselleşmesine bağlanıyor: Olivia’nın yaşadığı baskılar, onun da sonraki kuşaklara aynı baskıyı uygulamasına zemin hazırlıyor. Film burada bir zincir gösteriyor… mağdur, zamanla fail olabiliyor. Bu, aile içi şiddet ve travmanın kuşaklar arası aktarımına dair psikolojik bir gözlemi güçlendiriyor.

Bu filmde objeleştirilen Kadın kimliği: Film, kadınların yalnızca erkek şiddetiyle değil, toplumun suskunluğu ve beklentileriyle de baskılandığını gösteriyor. Olivia’nın bağımsızlıktan boyun eğmeye gidişi, “kadın olmanın bedeli” temasını taşıyor.

Ve en kötüsüne geldik, Mahremiyet ve suçluluk alanı: Toplumun, ahlakın, inancın asla kabul görmeyeceği ve onaylanmayacağı sistem bu ailede mevcut. Ailedeki yasaklar, tabular ve ihlaller, çocuklara ve sonraki nesillere “suçluluk mirası” bırakıyor. Bu da izleyicide güçlü bir rahatsızlık sunuyor, midede ağrı, yüzde tiksinme ifadesi, gözlerde öfke…

Sinematografik Dili olması gereken gibi sadeydi. Filmin teması ise isteğini veriyor: Güç ve yozlaşmayı iliklerine kadar hissettiriyor. Gücün, sevgi ve sadakat gibi değerleri nasıl çürütebileceğini anlatıyor. En kötüsü, Kuşaklar arası travma gerçeği çok güzel işleniyor. Bir kuşağın bastırılmış yaraları, sonraki kuşakların kaderini belirliyor. İnsanın zamanla rutinine ve sonunda kabulleniş kapanına dönen özgürlük anlayışını veriyor: Foxworth Hall hem zenginliğin hem esaretin simgesi; içeride kalmak da, çıkmak da bedel istiyor.

Beynim yanmış halde Psikolojik Değerlendirme yaparken kendi ahlakımla yüzleşiyorum çünkü benim aldığım ahlak eğitimi psikolojiye ters düşüyor… Psikoloji ötekileştirme, eleştirme, dışlama diyor ama ben hala Malcolm’u bir temiz pataklamak istiyorum.

“Flowers in the Attic: The Origin”, aslında yalnızca bir melodram değil; psikolojik şiddetin, bastırılmış arzuların ve patriyarkal sistemin bireyler üzerindeki yıkımının bir laboratuvarı. Ensest ilişkinin tüm aileyi sınadığı, sıradanlaştırdığı bir yapıta dönüşüyor. Film boyunca psikolojik açıdan nötr baktığım, ancak insanı açıdan Olivia’ya hem acıdığım hem de zamanla yaptığı seçimlerle ondan uzaklaştığım bir gerilim anıydı. Bu da filmi rahatsız edici ama düşündürücü kılıyor.

Genel olarak, Film, edebiyat uyarlaması olmasına rağmen, sadece olay örgüsünü değil; psikolojik atmosferi de taşımasıyla güçlü olmuş. Ancak, dramatik yoğunluğu zaman zaman “fazla”ya kaçtığından, bu da seyirciyi duygusal sömürü ile psikolojik derinlik arasında bırakabilir, bu da uyarımdır.

Sonuç olarak: Sinematografik açıdan başarılı bir gotik atmosfer yapmayı başarmış, psikolojik açıdan, travmanın nasıl bulaşıcı ve dönüştürücü olduğunu anlatmayı başarmış, üstüne de izleyiciye hem rahatsızlık hem de düşünme alanı bırakmış bir eser olmuştur…

 

Bir daha izler misin? Kata!

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
kaan uçar masaüstü
X