Dağ Görgüsü
Deneyimlerimiz, sevinçlerimiz, hüzünlerimiz, şaşkınlıklarımız – daha neler neler – kıyıya vurduğumuzda tırnak aralarımıza, saç diplerimize yapışan kum taneleri gibi bizde kalıyor.
Delice hissediyoruz onları. İyi de oluyor. "Yaşadık," diyoruz, değil mi? Böylece daha iyi anlıyoruz artık, olgunlaşıyoruz.
Bu anlama ve olgunlaşma işinde, aramızdan bazı insanları alıp başka bir yere koymak istiyorum: Tırnak aralarındaki, saç diplerindeki kumları biriktirip kumdan kaleler yapan o insanları, yani sanatçıları.
Sanatçı, mermeri alıp bambaşka bir forma dönüştürüyor. Sanatçı, sazındaki gergin tele dokunduğunda, uzayın sonsuz boşluğunda yitimsiz uzayıp gidecek tınılar çıkarıyor. Sanatçı, fırçasıyla zamanı donduruyor ve tarifsiz ışık-gölge oyunlarıyla çerçeveliyor bizler için. Sayamadığım daha pek çok sanat disiplininde, o kum taneleriyle oynayıp biçim veriyorlar.
Uçurumda Açan şiirinin bir yerinde şöyle der Cemal Süreya:
Selam size büyük durumlar, doruk anlar
Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişi
......
Sanatçı, belki de bizim göremediğimiz, her zaman fark edemediğimiz büyük durumların, doruk anların istifçisi. Sanatçı, belki de bir insanın Ağrı Dağı’nı görünce hissettiği ihtişam duygusunun birebir benzerini hayatın her zerresinde derinden anlayan biri. Sanatçı, belki de bu dağ görgüsüyle yaşıyor. Kim bilir?
Sanatçı sadece görmekle kalmayıp, gördüğünü kendi süzgecinden geçirip yeniden doğurandır. Hayatın karmaşasını, insanoğlunun inişli çıkışlı serüvenini öyle bir biçimde damıtır ki, bize yalın ama sarsıcı bir hakikati gösterir. Sanat, işte bu yüzden sadece bir ifade biçimi değil, aynı zamanda bir yorumlama biçimidir. Ve büyük sanatçılar, bu yorumun ustalarıdır. Onlar, bize bizim bile fark edemediğimiz duygularımızı, düşüncelerimizi, korkularımızı, umutlarımızı gösterir.
Beethoven’ı düşünün. Sağır olduğu hâlde bestelediği 9. Senfoni, yalnızca Batı müziğinin değil, insanlığın ortak belleğinde yer etmiş bir başyapıttır. Duyamadan bestelemek… Bu, sıradan bir insan için mümkün müdür? Ama sanatçı işte, bu sınırların ötesine geçebilen kişidir. İçsel bir işitme yetisiyle, duyuların değil sezgilerin peşine düşerek üretir. Kimi zaman bir çığlık gibi, kimi zaman fısıltı gibi dokunur ruhumuza.
Michelangelo’nun Davut heykelinde olduğu gibi… O devasa mermer bloğunu, sıradan bir taş yığını olmaktan çıkarıp insanın direncini ve zarafetini anlatan bir simgeye dönüştürür. Michelangelo’ya bu heykeli nasıl yaptığı sorulduğunda verdiği cevap her şeyi özetler: “Davut zaten taşın içindeydi. Ben sadece fazlalıkları aldım.” İşte sanatçının mahareti budur. O, görünmeyeni görür, var olmayanı hisseder ve sonra onu görünür kılar.
Rodin ise Düşünen Adam’da, insanın iç çekişini bronza döktü. Sanatçı, maddeye tutunup onu ruha dönüştürür – tıpkı bir dağcının zirveye ulaşmak için kayalara tutunması gibi.
Ya da Frida Kahlo’yu düşünelim. Bedensel acıları, kalp kırıklıkları ve kimlik arayışı içinde geçen hayatını tuvaline aktardı. O acılar, tuvalde renk oldu, çizgi oldu, gözyaşı oldu. Ama aynı zamanda bir başkaldırıya, bir direnişe, bir varoluş ilanına dönüştü. Onun resimlerine bakarken, kendi içimizdeki yaraları da görmeye başlarız. Çünkü sanatçı sadece kendi hikâyesini anlatmaz; hepimizin ortak hikâyesini bulup çıkarır.
Van Gogh, Yıldızlı Gece’de gökyüzünü bir girdaba dönüştürdüğünde, aslında kendi iç fırtınalarını tuvale hapsetmişti. Oysa biz ona baktığımızda, evrenin dönüşünü görürüz. Klimt’in Öpücük isimli eserindeki altın yapraklar, aşkın en yüksek katmanını temsil eder – tıpkı bir dağın erişilmez zirvesi gibi. Sanatçı, bize yalnızca gördüğünü değil, hissettiğini de resmeder.
Edebiyatta da böyledir. Dostoyevski’nin karakterleri ne kadar karanlık olursa olsun, içlerindeki çatışmalarla, suç ve vicdan hesaplaşmalarıyla bize çok tanıdık gelirler. Çünkü sanatçının dürbünü dışarıyı değil, içimizi hedef alır. Orada gizlenen hakikati gün ışığına çıkarır. Ve biz, işte o zaman biraz olsun aydınlanırız.
T.S. Eliot, Çorak Ülke’de “Nisan en acımasız aydır” diyerek modern dünyanın çoraklığını anlatırken, bir dağın eteklerindeki çatlak toprağı işaret ediyordu sanki. Nâzım Hikmet ise Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Anadolu’nun yalınkat acılarını Everest’e dönüştürmemiş miydi?
Sanatçının yaptığı, sadece kumdan kaleler inşa etmek değil; o kalelerin içine ışık ve ses doldurmaktır. O ışık, kimi zaman bir şiirdeki dize olur, kimi zaman bir melodideki kırılgan nota, kimi zaman da bir heykeldeki donmuş ama konuşan bir bakış. Sanatçı, hayatın sıradan akışı içinde bizim göremediklerimizi gören kişidir. Belki de bu yüzden bize “bak” değil, “gör” der.
Yaşarken hiçbir şeyin tekdüze olmadığını anlamamıza yardımcı olan, bu karmaşayı anlamlandırmamıza destek veren, içimizdeki boşluğu dolduran işte bu sanattır.
Onlar, zamanın ötesinde bir şey yaparlar. Kumdan kaleleri rüzgâra bırakmaz, onları hafızamıza ve ruhumuza kazırlar. O yüzden, kıyıya vurduğumuzda tırnak aramızda, saç diplerimizde kalan her kum tanesi, belki de bir sanat eserine dönüşme potansiyeli taşıyordur. Yeter ki birisi ona dikkatle baksın. Yeter ki bir sanatçı ona dokunsun.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Hoş Geldin 2025 29 Aralık 2025 Pazartesi
- İyi Ki Sordu, İyi Ki Söyledi 14 Aralık 2025 Pazar
- Zaman Makinesi 30 Kasım 2025 Pazar
- İlk Modern 15 Kasım 2025 Cumartesi
- Casa Batlló’ya Nasıl Gidebilirim? 05 Ekim 2025 Pazar
- İzmit’in Bu Aydınlanmada Bir Parmağı Var 07 Eylül 2025 Pazar
- Kocaeli Sokaklarında Don José Kol Geziyor 24 Ağustos 2025 Pazar
- Akıntılar, Aryalar ve Küller 10 Ağustos 2025 Pazar
- Seni Gidi Bencil Şey 27 Temmuz 2025 Pazar
- Gecenin Sonuna Yolculuk 29 Haziran 2025 Pazar