Okumak Üzerine
Kalabalığı ardınızda bırakarak, izinizin kaybolmasını sağlayarak bu savaşı kazanabilirsiniz. Ganimetiniz ise huzur olur. Ardınızda bıraktığınız ordunun uğultusu yavaş yavaş silinirken, bir başınıza kalmanın kıvancını duyarsınız.
Üniversite yıllarım bu tür savaşlarla geçti. Yalnız kalmak istediğim zamanlarda bazen bunu çok kolay başarabilirken, bazen de epeyce mücadele etmem gerekti. Kalabalıklardan, çevrende olup bitenlerden bir anda sıyrılmak her zaman kolay değildir. İstemek ve inat etmek gerekir. Bu yüzden, bu yolda atılan adımları savaş olarak nitelendirmemi mazur görün.
Erken saatlerde evden çıkıp, sabah serinliğinde Anıtpark önünden geçerek tüm yürüyüş yolunu adımlayıp, vapur iskelesinin hemen sağındaki banklara demir attığım çok olmuştur. Sabahın erken saatleri ise, körfez yeni yeni uyanır ve hafifçe kımıldanır. Tek tük martılar eşlik ederdi sakinliğime.
Kimi zaman saat kulesinin az aşağısında, Ruşen Hakkı Caddesi ile anayol arasında sıkışıp kalan Savaş Dönmez Parkı’na varır, uzun süre taşıtların bitmeyen geçişlerine şahit olurdum. Ya da kimsenin uğramayacağına eminsem, Kocaeli Üniversitesi Merkez Kampüsü’ne yakın, Şehit Musa Sokağı’nın başındaki Tual Kafe’ye yerleşirdim. O zamanlar Ressam İbrahim Gürsoy’un kafesiydi burası ve benim gibi sakinlik düşkünü öğrencilerin uğrak yeriydi. Şimdi bambaşka bir yer oldu, neyse.
Peki, neden bu kadar çaba gösteriyor ve yalnız kalmak istiyordum? Cevabı basit: okuyabilmek için. Okumak, bakmak ve düşünmek... Önümde ya da arkamda kalan şehri sakince duyumsamak, gözümün önünde seğirten kelimeler eşliğinde onu bir kez daha anlamaya çalışmak için.
Okumak, insanın kendine değer verdiğini gösteren en sakin eylem. Bağırmadan, çağırmadan, “Daha gideceğim çok yol var, öğreneceğim çok şey var,” demenin başka bir yolu.
Okumak demişken, uzun zamandır kitaplığımda sessiz sedasız beni bekleyen bir kitap vardı: John Ruskin’in “Susam ve Zambaklar” kitabı*. Okumaya başladım. Ruskin, 1800’lü yıllarda yaşamış ve “Sonuna Kadar” adlı kitabıyla Gandhi’yi bile etkilemiş bir İngiliz yazar, sanat eleştirmeni, sosyolog ve aynı zamanda bir ressamdı.
Ama bu hafta köşemde bana bu yazıyı yazdıran, ilham kaynağı olan şey Ruskin değil. Elime aldığım “Susam ve Zambaklar” kitabına uzun bir önsöz yazan Marcel Proust. Önsözüne “Okuma Üzerine” ismini vermiş. Beni geçmişe götürüp, okur gezintilerini hatırlatan bu yazı oldu. Okudukça gençlik yıllarıma gittim. Yukarıda bahsettiğim İzmit sokaklarında yürüdüm, banklarına oturdum. Kendimi, genç halimi, kafelerde elimde kitapla çay içerken tekrar gördüm.
Proust, önsözüne şu cümlelerle başlıyor:
“Çocukluğumuzda, yaşamadan geride bıraktığımıza inandığımız, yani çok sevdiğimiz bir kitabı okuyarak geçirdiğimiz zamanlar kadar dolu dolu yaşadığımız gün yoktur herhalde.”
Ve devam ediyor:
“Bazen evde, yatağımda, akşam yemeğinden çok sonra, gecenin son saatleri de okumaya sığınak olurdu. Ama bu yalnızca bir kitabın son bölümlerine geldiğimde, sona varmak için artık okunacak pek bir şeyin kalmadığı günlerde böyleydi. O zaman, yakalanırsam cezalandırılmayı ve kitap bitinceye kadar belki bütün gece sürecek uykusuzluğu göze alarak ailem yatar yatmaz mumu yakardım...”
Proust, okumayı zihnin en verimli ve en soylu meşgalesi olarak görür:
“Tembel bir zihin, katışıksız yalnızlıktan hiçbir fayda elde edemez, çünkü kendi başına yaratıcı faaliyetini harekete geçirmekten âcizdir. Ama en ulvi sohbetler, en ısrarcı öğütler de hiçbir işe yaramaz, çünkü bu özgün faaliyeti doğrudan yaratamazlar. O hâlde gerekli olan, bir başkasından geldiği hâlde bizzat kendi derinliklerimizden doğan bir müdahaledir. Bu, başka bir zihnin itkisi olsa da yalnızlığın bağrında kabul buyrulur. Fakat gördüğümüz üzere, bu tam da okumanın tarifidir ve yalnızca okumaya uygun düşer.”
Ve son olarak, okumayla zihin arasındaki ilişkiyi şöyle özetler:
“Eğer kitaplardan alınan lezzet zekâyla artıyorsa, tehlikeleri de gördüğümüz gibi zekâyla birlikte azalır. Özgün bir zihin, okumayı kendi şahsi etkinliğine nasıl tâbi kılacağını bilir. Okuma, onun için yalnızca oyalanma araçlarının en soylusundan ibaret değildir; aksine, zihnin ‘adabını’ kazandıran, duyarlığımızın ve zekâmızın gücünü derinleştiren bir disiplindir. Ancak zihin, okumayı teşkil eden başka zihinlerle temas ederek şekillenir...”
Yıllar sonra benzer okuma gezintisini tekrar yaptım. Koltuk altımda Proust’un “Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde**” kitabı vardı. Bu sefer limana doğru değil daha yukarıya çıktım. Fethiye Caddesi’ni yavaş yavaş turladım. Bir süre sakin ve oturmaya müsait bir kafe aradım. Bulur bulmaz üst kata çıktım ve çayımı yudumlayarak okumaya başladım. Arada kafamı kaldırıp bakışlarımı Fethiye Caddesi’nden gelip geçen insanların üzerinde gezdirdim.
Zaman akıp geçiyor, insanlar değişiyor, caddeler değişiyor, dükkanlar kapanıyor, dükkanlar açılıyor ve masandaki çay yavaş yavaş soğuyor. Ama okumanın zevki değişmiyor bir türlü.
*Susam ve Zambaklar, John Ruskin, Zeplin Kitap Yayınları.
**Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde, Cilt II, YKY Yayınları.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Hoş Geldin 2025 29 Aralık 2025 Pazartesi
- İyi Ki Sordu, İyi Ki Söyledi 14 Aralık 2025 Pazar
- Zaman Makinesi 30 Kasım 2025 Pazar
- İlk Modern 15 Kasım 2025 Cumartesi
- Casa Batlló’ya Nasıl Gidebilirim? 05 Ekim 2025 Pazar
- İzmit’in Bu Aydınlanmada Bir Parmağı Var 07 Eylül 2025 Pazar
- Kocaeli Sokaklarında Don José Kol Geziyor 24 Ağustos 2025 Pazar
- Akıntılar, Aryalar ve Küller 10 Ağustos 2025 Pazar
- Seni Gidi Bencil Şey 27 Temmuz 2025 Pazar
- Dağ Görgüsü 14 Temmuz 2025 Pazartesi