Seni Gidi Bencil Şey

27 Temmuz 2025 13:32
Aramızda bencil bir şey dolaşıyor. Kiminin aklında, kiminin masasında, kiminin kaleminde… Ama aramızda.

Hep almak istiyor. Kendisine sevdalı olanları kolundan tutup diğer insanlardan uzaklaştırmak, bir odaya kapatmak, bir masaya yığmak ve bir kâğıtla, bir kalemle sersemletmek istiyor aynı zamanda.

Yazmaktan bahsediyorum. Bu yola baş koymuşlara ne çok dert açtı, kim bilir?

Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda kitabını kitaplığımdaki raftan çıkarıp elime aldığımda, yazmanın ne derece zorlu bir yol olduğunu tekrar anımsadım. Woolf, her ne kadar kendi devrinde yazmak isteyen kadınlara yol gösterici olmak için mücadele ediyor olsa da, aynı zamanda yazıyla da boğuşuyordu.

"Kendine ait bir oda ve biraz para olmadan bir kadının kurmaca yazması imkânsızdır," diyor Woolf. Haklı da. Hatta artık bu devirde sadece kadınlar için değil, kadın-erkek fark etmeksizin herkes için aynı şartlar söz konusu. Woolf kendine ait oda derken, yazma eylemine girişen kişinin yalıtılmış bir ortamda bulunması gerektiğini, zihinsel bir ferahlık yakalıyor olması gerektiğini de vurgulamış oluyor.

Woolf, İlhan Berk'in yanında biraz masum kalıyor. Berk, "yazmak cehennemdir," diyerek net bir tablo çiziyor bizlere. Net ve oldukça sert bir tablo.

İlhan Berk'e bu sözü için her zaman hak vermişimdir. Kendi yazma deneyimimi düşündüğümde, hiç eğlendiğimi, zevk aldığımı hatırlamam. Pek çok cepheyle savaşmak durumunda kalmışımdır. Önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim gibi; kalabalık cephesi, kapısında bekleyip durduğumuz ilham cephesi, bu savaş içerisinde oldukça geniş yer kaplar.

Yazarken sadece onun olmanız gerekir. İlgiyi dağıtacak küçük bir mesaj sesi bile sizi o masadan koparabilir. Tekrar aynı ilham seviyesine çıkmak, kaldığınız yere geri dönmek için epeyce güç harcamak gerekebilir.

Jean-Paul Sartre'a göre yazmak, dünyayı değiştirme girişimidir. Sartre'a göre bu, büyük ve kutsal bir eylemdir. Onun gözünden baktığımda, yazmanın bencil olması, güç bir uğraş olması hiç de şaşırtıcı değil.

Çünkü eğer yazdığınız şey dünyayı değiştirme gücüne sahipse, onu yazma süreci de ister istemez sizi değiştirmeli, dönüştürmeli. Kimi zaman konfor alanlarınızı yıkar, kimi zaman yıllarca bastırdığınız cümleleri masanın ortasına atar.

Ahmet Hamdi Tanpınar çıtayı biraz daha yükseltiyor ve "Yazmak, zamanla hesaplaşmaktır," diyor. Hesaplaşma ve zaman kelimeleri yan yana geldiğinde, gözümün önüne devasa bir uzay beliriyor. O sonsuz uzay içerisinde, bir yerlerinden zamanı tutup sabitleme, geri sarma mücadelesini; kendini, düşüncelerini, duygularını o ana hapsetme iradesini derinden hissediyorum.

Yazar, Tanpınarın dediği gibi zamanı eğip bükmeye çalışırken, bir taraftan da kendini yeniden oluşturuyor. Jorge Luis Borgesten öğreniyorum bunu. Borges şöyle diyor:  "Yazmak, insanın kendini yeniden yaratma biçimidir."  

Borges'in bu sözü bazen tek başına yeter bana. Bütün o acıyı, yalnızlığı, uğraşı anlamlandırır. Yazmak bir yıkımdır; ardından gelen cümlelerle inşa etmeye çalıştığın yeni bir benliktir. Her yazıda, bir önceki hâlinden biraz daha uzaklaşırsın.

Sait Faik Abasıyanık ise "yazmasam deli olacaktım," derken her ne kadar yazmanın kendini sağalttığını anlatmaya çalışmış olsa da ince bir çizgide ilerlediğini söylüyor aynı zamanda.

İşte tam da bu noktada, yazının bencilliğiyle yazarın zorunluluğu birbirine karışır. Artık yazmak bir tercih olmaktan çıkar; varoluş çabası ile içe geçer. Yazmasan yaşayamazsın, ama yazarken de bazen hayatı kaçırırsın. Ne garip bir çelişki, değil mi?

Sonuçta yazmak, her şeyden biraz: biraz yalnızlık, biraz savaş, biraz hesaplaşma, biraz yeniden doğuş… Ve elbette, sonsuz bir arayış.

Ama ne olursa olsun, o bencil şey bir kez eline kalemi verdiyse, bir daha asla tam anlamıyla kurtulamazsın ondan.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
kaan uçar masaüstü
X