Zaman Makinesi

30 Kasım 2025 09:33
Yaşadığımız kentin, Kocaeli’nin sokaklarında atılan her adım, bizi yalnızca beton ve asfalt yığınları arasında sürüklemez; bazen en umulmadık köşelerde, geçmişin ta kendisiyle burun buruna getirir.

Benim için bu tür sürprizler genellikle eski kitap kokusunun peşine düştüğüm sahaflarda veya antika pazarlarında filizlenir. Sanki her eski eşya, kendi yolculuğunun izlerini taşıyan, kendine has bir hikâye fısıldayan, geçmişten uzanan bir el gibidir. Bu arayış ruhuyla, geçtiğimiz günlerde Kartepe Ulus Pazar Alanı'nın o geniş hangarında, kentin dört bir yanından gelen ve pazarın yeniden kurulmasından memnuniyet duyan kalabalığın arasına karıştım. Burası, bir zamanlar Başiskele’de kurulan, şimdi ise Kartepe’de hayat bulan ve esnafın tabiriyle "ikinci el ve antika pazarı" olarak anılan o büyülü yer. Sanki Kartepe’nin bit pazarı, içindeki her eşyayla, eski hayatların kısa, kesik kesik cümlelerini seriyor önümüze. Pazarda dolaşırken, gözüm hemen kitap tezgâhlarına takıldı; zira kitapseverler ister istemez birer toplayıcı ve biriktirici olurlar. Bu tezgahta, zamanın affına sığınarak bilgiçlik taslayan bir edayla, derli toplu bir cilde dönüştürülmüş eski bir dergi yığını buldum. Üzerinde büyük harflerle 8.GÜN yazıyordu. Hemen elime aldım ve eski, sarı sayfalarında, henüz doğmamış olduğum zamanlara ışınlanmış bir duyguyla sayfaları çevirmeye başladım. Bu sayfalar, yaklaşık 1980'li yılların edebiyat nabzını tutuyor, yayınevlerinin ve yazarların o dönemin kâğıt sıkışıklığı ve toplumsal çalkantıları arasındaki sesini günümüze taşıyordu.

Derginin o eski, topraksı kokusu burnuma dolarken, ilk olarak Tomris Uyar’ın bir söyleşisine rastladım. Uyar, yeni hikâye kitabı Yürekte Bukağı hakkında konuşuyordu. Okuyucuların merak ettiği “bukağı” kelimesini açıklarken, bunun yırtıcı hayvanların ön ayaklarına geçirilen, ancak acıtıcı olmama özelliğiyle “zincir”den ayrılan demir bir halka olduğunu söylüyordu. Uyar bu mecazla, hastalıklı bir toplum düzeninden kurtulmaya çalışan bireyin çektiği kösteklenme ve baskı acısını anlatmak istediğini belirtiyordu. Bu insanlar, ezilen memurlar, büyük kentlerde yitip giden köy kökenli işçiler ve yaşam kargaşasında umut ve direnci elden bırakmayan ev kadınlarıydı. O günlerin baskısını, günümüzün “yalnızlık savaşları” arasında bir kez daha duymak, edebiyatın zamana yayılan gücünü gösteriyordu.

Sayfayı çevirdiğimde, Oktay Rifat’ın Bir Cigara İçimi adlı şiir kitabı üzerine yazılan bir eleştiri karşıladı beni. Rifat, hareketinde de, İkinci Yeni’de de aynı özgün kişiliğini sürdürmüş usta bir şair olarak anılıyordu. Bir Cigara İçimi'nin belirgin nitelikleri arasında biçim ustalığı, özgünlük, usta işi bir dil ve yoğun bir şiir dünyası sıralanıyordu. Eleştirmen, şairin daha önceki meydan okuyan ironisinin bu son kitapta hüzne dönüştüğünü vurguluyor ve yalnızlık temasının ağırlığına dikkat çekiyordu. Oktay Rifat'ın mısralarındaki o inceltilmiş hüzün, kalanları değil gidenleri, mutluluğu değil basan efkârı dile getiriyordu. Dergideki haberler, o dönemin edebiyat dünyasının ödül tartışmalarıyla da ne kadar meşgul olduğunu gösteriyordu. Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi romanı, Madaralı Roman Ödülü’nü kazanmıştı. Romanda bilim adamından alkoliğine, zengininden sanatçısına kadar yerini bulamamış kalabalığın öyküsü işleniyordu. Ayrıca Sabahattin Kudret Aksal’ın da Şiirler kitabıyla Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazandığı haberi vardı. Aksal, şiirin tanımını yapmanın körlerin fili tarif etmesine benzediğini söylüyor, şiirin çelişik iki kavramın, büyü ve matematiğin bileşiminden ortaya çıktığını savunuyordu. Tıpkı edebiyat ödüllerinin gençleri yüreklendiren bir katalizör rolü üstlenmesi gibi, o günün yazarları da ödülleri emeğin belgelenmesi olarak görüyordu.

Derginin bu sayfalarında dolaşırken, başka büyük isim dikkatimi çekti: Jean-Paul Sartre. O günlerde kısa bir süre önce vefat eden filozof ve yazar Sartre, felsefeyi sokağa indiren adam olarak niteleniyordu. O, savaş sonrası Avrupa’sının umutsuz insanlarına Varoluşçuluk felsefesini armağan etmişti. Sartre, felsefenin sadece filozoflar katında kalmasından sıyrılıp, edebiyat aracılığıyla yığınlara ulaştırılması gerektiğini düşünüyordu, İzmit Körfezi’nin ucundaki bu kapalı pazarda bana, edebiyatın ve felsefenin her dönemde insanın içindeki boşluk, manasızlık ve yalnızlık karşısında bir dayanak aradığını fısıldıyordu. Pazarda bulduğum bu eski dergi, zamanın donmuş bir anı olarak elimde duruyordu. Dışarıdaki koşuşturma, esnafın ürünlerini satma çabası, pazarlık sesleri arasında, 1980’lerin o çalkantılı döneminde yazarların nasıl direndiğini görüyordum. Tıpkı Gilgameş’in sonsuz yaşam arayışının sonunda bilgeliğe ulaşması gibi, edebiyat da her dönemde kaosun içinde anlam arayışını sürdürmüştü. Bu pazar yeri, hırdavattan biblolara , laptoplardan ikinci el kitaplara kadar her şeyi bir arada sunarak, bir şehrin anılarını ve çelişkilerini barındırır. Ama ben o tezgâhtan ayrılırken, yanımda sadece bir dergi değil, kendi varlığımı anlamlandırma çabamın bir kanıtını ve eski ustaların kaleminden damıtılmış duyguları da taşıyordum. Bir zaman makinesı içine girmiş ve gittim o yıllardan türlü edebiyat haberleri duymuş, edebiyatçılarla konuşmuş ve günümüze dönmüş gibiydim.

YORUMLAR
  • Toplam 1 yorum
Dursun Akkurt 11:23 - 05 Aralık 2025

Bence de antika/eski pazarları tam da söylediğin gibi zaman yolculuğu ortamıdır. Bir de zevkin/estetiğin ve işlevselliğin direniş ortamıdır.

0 Beğenmedim

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
kaan uçar masaüstü
X