Hayatımızın Sahibi Kim !
Murat Tolunay

Bir Babayı, Bir Anneyi ve Alzheimer’ı Anlamak

10 Mart 2026 11:17
Bu kez anlatacağım hikâye kendi babamdan olsun.

Babam harika bir adamdı. Aslında herkes kendi babası için benzer şeyler söyleyebilir ama benim babam gerçekten iyi yürekli bir insandı. Sağlık alanında, doktorların özel muayenehanelerinde yaklaşık 45 yıl çalışmıştı. Eski usul “çantasıyla eve gelen iğnecilerden” biriydi.
Babam dolmuşa ya da arabaya binmeyi sevmezdi. Erzincan’da nereye gidecekse yürüyerek giderdi. Yorulmak nedir bilmezdi. Yardım isteyen kim olursa olsun mutlaka koşar, elinden geleni yapardı.
Emekli olduktan sonra ailem Erzincan merkez Cumhuriyet Mahallesi’nde bahçeli bir evde yaşamaya başladı. Babam gününü bahçeyle uğraşarak geçirirdi. Kedileri ve kuşları vardı. Sabah akşam onların yemini verir, onlarla ilgilenirdi.
Annem ise ev hanımıydı. O da bahçeyi severdi. Ama annemin hayatı çoğu zaman başkalarına yardım etmekle geçti. Yıllarca hem abisinin sağlık sorunlarıyla ilgilendi hem de çevresindeki insanlara destek olmaya çalıştı. Kendisiyle ilgilenmeyi ise her zaman üçüncü sıraya bıraktı.
Son dört yıl ise onun için çok daha zor geçti. Çünkü babamın sağlığı bozulmaya başlamıştı.
Önce prostat kanseri teşhisi konuldu. Ardından son iki yılını Alzheimer hastalığıyla geçirmek zorunda kaldı. Annem için hayatının en zor yıllarıydı.
Önce dayımı kaybettik. 15 Aralık 2025’te vefat etti.
İki hafta sonra ise babamı kaybettik.
Babam 31 Aralık 2025’te, 83 yaşında hayata veda etti. Annem ise bugün 75 yaşında.
Babamın Alzheimer sürecini ilk fark eden kişi bendim. Babam Erzincan’da yaşıyordu, ben ise Hollanda’da. Bir gün gönderilen bir videoda babamın davranışlarının farklı olduğunu gördüm. Bahçede yürürken bir anda duruyor, dakikalarca hiç konuşmadan öylece kalıyordu.
Annemle konuştuğumda bana şöyle dedi:
“Senin babanın hiçbir şeyi yok. Sadece beni yormak için elinden geleni yapıyor.”
O dönem ben de Alzheimer Derneği’nde eğitimler alıyordum. Amacım Hollanda’daki Türk toplumuna Alzheimer hakkında Türkçe bilgilendirme yapabilmekti. Bu hastalığın hayatlarımızı nasıl etkilediğini, dünyadaki en yaygın demans türlerinden biri olduğunu ve nasıl önlem alabileceğimizi anlatmaya çalışıyordum.
Ama iş kendi ailene gelince durum çok daha farklı oluyor.
Babamla daha fazla vakit geçirmek ve anneme yardımcı olmak için üç ayda bir Erzincan’a gidiyordum. Her gidişimde babamın biraz daha geriye gittiğini görmek içimi acıtıyordu.
Hayatı boyunca spor yapan, yürüyerek kilometreler kat eden o adam artık ayakta durmakta zorlanıyordu. Onu yürüyüşe çıkarmak istediğimde beş dakika bile dayanamaz hale gelmişti. Beyindeki uyarılar artık vücuduna eskisi gibi hükmedemiyordu.
Yemek yemek bile zorlaşmıştı.
Annem ise hâlâ tam olarak Alzheimer’ı kabullenemiyordu. Ona göre bu durum çoğu zaman sadece yaşlılıktı. Bazen de babamın bilerek yaptığını düşünüyordu.
“Mahsus yapıyor, beni kızdırıyor,” diyordu.
Ben anneme videolarla, bilgilerle, doktorların söyledikleriyle ve kullanılan ilaçlarla durumu anlatmaya çalışıyordum.
Geceleri ise ayrı bir mücadele başlıyordu.
Babam yatağa gitmek istemiyor, uyuyamıyor ve yarım saatte bir tuvalete gidiyordu. Annem için bu durum hayatının en zor günleri demekti. Onu da çok iyi anlıyordum. Her gün aynı şeyleri yaşamak insanın psikolojisini tüketiyor.
Annem de sakinleştirici kullanmaya başlamıştı. Ama bazen ilacını almıyordu. Çünkü “Ben uyursam baban ne olacak?” diye düşünüyordu.
Babam ise ilaç almasına rağmen uyuyamıyordu. Gece ve gündüz kavramı tamamen karışmıştı.
Bazen bu zor günlerin içinde trajikomik anlar da yaşanıyordu.
Hepimiz çok yorulduğumuz bazı gecelerde herkes yatağa gider, sadece babam için küçük bir gece lambası açık bırakırdık. Babam bazen sessizce kalkar, mutfağa giderdi. Buzdolabını açar, en sevdiği köy çökeleğini ve köy yufkasını çıkarır, kendince bir şeyler hazırlamaya çalışırdı. Tabii ortalık da bir güzel dağılırdı.
Tam işini bitirecekken bir şey düşer, çıkan sese annem uyanırdı. Mutfağa gelir gelmez ilk yaptığı şey bağırmak olurdu.
Ben de hemen uyanırdım.
Önce babamı annemin elinden kurtarmam gerekirdi. Sonra annemi sakinleştirmeye çalışırdım:
“Tamam anne, bağırma. Bak korktu.”
Annem ise kızarak:
“Sen de babanı savun. Yeter artık, ömrümü yedi bu adam,” der ve tekrar yatağa giderdi.
Babamı yatağa götürürken bazen göz göze gelirdik. İkimiz de parmağımızı dudaklarımıza götürüp “şşşş” işareti yapar, sessizce gülmeye başlardık.
Bir keresinde bana şöyle dedi:
“Oğlum sus… annen kafayı yedi. Zaten deliydi, şimdi hepten deli oldu.”
O an kendi kendime düşündüm:
Bu evde hangimiz sağlıklıyız, hangimiz hasta… gerçekten karıştı.
Ama annemin bağırması aslında bir öfke değil, bir tükenmişlikti. Günlerce süren uykusuzluk, bakım yükü ve kendi vücut ağrıları… Hepsi bir araya gelince insanın sabrı da gücü de azalıyor.
Annem çok yorulmuştu.
Ben ve kardeşim sürekli “Nasıl yardımcı olabiliriz?” diye çözüm arıyorduk. Ama gerçek şu ki uzakta yaşayan çocukların imkânları sınırlı oluyor. Yaşadığımız yerleri bırakıp aylarca kalamıyorduk. En fazla iki üç hafta.
Bizim yaşadıklarımızın çok daha ağırını yaşayan Alzheimer hasta yakınları olduğunu biliyorum.
Bu hastalık sadece bir kişinin değil, bir ailenin hastalığıdır.
Bu zor dönemde etrafımızdaki aile yakınlarımızın desteği olmasaydı, belki de annem ve babamın Erzincan’daki yaşamı çok daha ağır bir hale gelebilirdi. Onların varlığı bize güç verdi.
Alzheimer sürecinde ilk yaptığım şeylerden biri, yakınlarımıza bu hastalığın nasıl bir hastalık olduğunu basit bir dille anlatmaya çalışmak oldu. Çünkü Alzheimer sadece hastayı değil, aynı zamanda ailesini ve çevresini de etkileyen bir süreçtir. Bu nedenle insanların hastalığı anlaması, sabırlı ve anlayışlı davranması çok önemlidir.
Sağ olsunlar, yakınlarımız da bu süreci anlamaya çalıştı ve ellerinden geldiğince yanımızda oldular. Bazen küçük bir ziyaret, bazen birkaç saatlik bir destek, bazen de sadece “Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soran bir telefon bile insanın yükünü hafifletebiliyor.
Bu süreç bize bir kez daha gösterdi ki zor zamanlarda en büyük güç, insanların birbirine olan dayanışmasıdır. Aile olmak, akraba olmak ya da komşu olmak sadece güzel günleri paylaşmak değildir. Asıl anlamını zor günlerde birbirinin yanında durabilmekle kazanır.
Bu nedenle, bu süreçte yanımızda olan, anneme ve babama destek veren tüm yakınlarımıza gönülden teşekkür ediyorum. Onların varlığı, bizim için büyük bir moral ve dayanışma kaynağı oldu.

Alzheimer kelimesi bazen sadece ismi bilinen ama içeriği tam anlaşılmayan bir hastalık olarak kalıyor. Oysa bu konuda ailelerin ve toplumun farkındalığı artmazsa, bedelini çok daha ağır ödüyoruz.
Bazen hayat aynı evin içindeki insanları çok tuhaf duygularla baş başa bırakıyor.
Acı, yorgunluk, çaresizlik…
Ama bazen de en zor anların içinde bile gülümseten anılar.
Babamla yaşadığımız o mutfak kaçamakları da artık hayatımın anılar rafında yerini aldı.
Hem en acı hatıralardan biri,
hem de en trajikomik olanlardan biri olarak.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
kaan uçar masaüstü
X