Hayatımızın Sahibi Kim !
Murat Tolunay

Sabır, Şefkat ve Bir Alzheimer Gerçeği

22 Şubat 2026 11:54
Yıl 2010’du. Sağlık alanında eğitimimi yeni tamamlamış, stajıma henüz başlamıştım. Heyecanlıydım, istekliydim ama tecrübesizdim. O gün ofisten bir telefon geldi: Erkek bir danışanın banyosu için erkek personel isteniyordu. Şirkette o sırada tek erkek çalışan bendim.

Daha önce gerçek bir hastayı yıkamamıştım. Eğitimlerde cansız mankenler üzerinde çalışmıştık. Hayat ise şimdi beni gerçek bir insanla, gerçek bir sınavla karşı karşıya bırakıyordu.

Kapıyı açan yaşlı çiftin yüzündeki yorgunluk dikkatimi çekmişti. İsmini burada Kazım Amca olarak değiştireyim. Eşi, merdivenleri çıkarken kulağıma eğilip, “Biraz unutkanlığı var, iyi duymaz, biraz da bunamış…” dedi.

O yıllarda Alzheimer hastalığı hakkında toplumda neredeyse hiçbir farkındalık yoktu.

“Bunama” denir, geçilirdi.Bu konuda bende bilinçli değildim.Eğitimimizin başında bu yönde dersler yoktu. Daha ileri düzey eğitimlerde vardı; ancak ben sağlık eğitiminin en başındaydım.

Üst kata çıktığımızda Kazım Amca birden bana döndü:

“Baba, sen ne zaman geldin?”

İlk şaşkınlığımı hatırlıyorum.
“Amca, ben baban değilim. Ben Murat. Banyona yardımcı olmaya geldim.” diye açıklamaya çalıştım.

Ama o, kendi gerçeğinin içindeydi.
“Baba, bana kızma tamam mı?” dediğinde içimde tuhaf bir duygu oluştu. Bir yandan gerçeği anlatmaya çalışıyor, bir yandan da onu sakinleştirmeye uğraşıyordum.

Sonra bir cümle ağzımdan kendiliğinden çıktı:
“Hadi banyo yapalım amca, belki baban da gelir.”

Sustu. İtiraz etmedi.

Banyoyu hazırladım. Yavaşça yıkamaya başladım. Tam işimi bitirmek üzereyken başımdan aşağı sıcak bir sıvı aktığını hissettim. Donup kaldım. Kazım Amca üzerime idrarını yapmıştı.

İlk refleksim kızgınlıktı.
“Neden söylemedin amca?” dedim.

O ise önce güldü. Benim gülmediğimi görünce bu kez ağlamaya başladı.

İşte o an bir şey fark ettim: Karşımda bilinçli bir tercih yapan biri yoktu. Kontrolünü kaybetmiş, korkmuş, zihni başka bir zamana sıkışmış bir insan vardı.

Eşi yukarı geldi, amcaya bağırmaya başladı. Oysa ortada kızılacak bir durum yoktu. Hastalık vardı. Çaresizlik vardı. Bilinmezlik vardı.

“Lütfen bağırmayın,” dedim. “Zaten amca  korkmuş.”

O gün orada sadece bir hasta değil, iki insan zorlanıyordu: Biri hastalığın içinde kaybolmuş, diğeri mesleğin henüz başında sınav veren bendim.

Kazım Amca’yı temizledim, giydirdim, saçını kuruttum. Tam çıkacakken başımı okşadı ve yine sordu:

“Baba, sen ne zaman geldin?”

Bu kez düzeltmedim.

Çünkü anladım ki bazı hastalıklarda gerçek, bizim bildiğimiz değil; hastanın yaşadığıdır.

Bugün biliyoruz ki kimliğini karıştırma, idrar kontrolünde zorlanma, duygusal dalgalanmalar ve geçmişteki bir zamana dönme hali, Alzheimer hastalığı ve diğer demans türlerinde ilerleyen evrelerin önemli belirtileridir. Fakat o yıllarda bu bilgiler yaygın değildi. Özellikle göçmen ve yabancı kökenli topluluklarda konu neredeyse hiç konuşulmuyordu.

İş yerine döndüğümde yaşadıklarımı anlattım. Çoğu kişi güldü. Oysa o gün orada bir insanın onuru, bir eşin çaresizliği ve genç bir sağlık çalışanının mesleki olgunlaşma anı vardı.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:

Sağlık hizmeti sadece teknik bilgi değildir.
Yaşlı bakımı sadece fiziksel destek değildir.
Asıl mesele sabırdır.
Şefkattir.
İnsanın onurunu koruyabilmektir.

Alzheimer bir “bunama” değildir.
Bir tercih hiç değildir.
Ve asla utanılacak bir durum değildir.

O gün üzerime dökülen şey sadece idrar değildi. Aynı zamanda cehaletimizin, bilgisizliğimizin ve toplumsal farkındalık eksikliğimizin ağırlığıydı.

Kazım Amca belki beni babası sandı.
Ama bana sabrın ne olduğunu öğreten kişi oydu.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
KOTO
kaan uçar masaüstü
X