Bizi Kim Kurtaracak Kurtarıcılardan?

05 Ocak 2026 13:19
Uruguaylı gazeteci Eduardo Galeano’nun bir cümlesi vardır; insanın aklına bir çivi gibi çakılır: “ABD ne zaman bir ülkeyi kurtarsa, onu ya bir tımarhaneye ya da bir mezarlığa çevirir.”

Bu cümleyi bugün Venezuela’yı düşünerek yeniden okuyorum. Petrolün kokusunu demokrasi sananların, ambargoyu özgürlük diye pazarlayanların hedefinde bir ülke daha var. Yine “insani müdahale” deniyor, yine “istikrar” kelimesi dolaşıma sokuluyor. Ne tuhaf, bu istikrar bir türlü halkın sofrasına uğramıyor.

Venezuela uzun süredir kuşatma altında. Ekonomik yaptırımlar, siyasi baskılar, medya üzerinden yürütülen büyük bir algı savaşı… Şimdi bir de doğrudan saldırı tehdidi konuşuluyor. Ve her zamanki gibi saldırgan, kendini kurtarıcı ilan ediyor. Kurtarıcılar hep uzaktan geliyor; yaptırım listeleriyle, diplomatik tehditlerle. Kurtardıkları şeyin ne olduğu ise hiçbir zaman tam olarak söylenmiyor.

Galeano’nun sözünü bu kadar sarsıcı yapan şey, abartı olmaması. Latin Amerika, “kurtarılmanın” ağır bedellerini yaşamış bir coğrafya. Şili’den Nikaragua’ya, Panama’dan El Salvador’a kadar uzanan bu hikâyelerde kurtarma operasyonlarının ardından geriye çoğu zaman suskun mezarlıklar ya da aklını yitirmiş siyasal düzenler kaldı. Venezuela’nın da aynı karanlık listeye eklenmesine razı gelmemi kimse beklemesin.

Ama mesele sadece dış müdahale değil; içeriye dair söylenmesi gerekenler de var.
Maduro’yu eleştirmek mümkün, hatta gerekli olabilir. Ama onu devirmek için halkı açlığa mahkûm etmek, ülkeyi kuşatmak, sonra da “insani kriz” başlığı atmak büyük bir ikiyüzlülük. Venezuela’daki sorunların bir kısmı içeriden, evet. Ama krizi bu noktaya taşıyan şeyin dış müdahaleler ve ambargolar olduğu gerçeğini görmezden gelmek, hikâyeyi yarım anlatmaktır.

Buradan Türkiye’ye bakınca manzara birebir aynı değil elbette. Ama mekanizmalar tanıdık. Venezuela açık bir dış müdahale tehdidi altındayken, Türkiye daha dolaylı bir baskı diliyle karşı karşıya. Demokrasi karneleri, ekonomi üzerinden kurulan disiplin, “istikrar” ve “uyum” adı altında yapılan dış telkinler… Sonuç değişmiyor: Halkın iradesi, dışarıdan ölçülen ve onaylanan bir şeye indirgeniyor.

Venezuela’da ambargo var, Türkiye’de yok. Ama iki ülkede de krizin bedelini ödeyenler aynı: pazardaki fileyi dolduramayanlar, geleceğini planlayamayan gençler, geçim derdiyle sessizleşen insanlar. Yöntemler farklı, yük aynı omuzlarda.

Peki aynı senaryo Türkiye için mümkün mü? Venezuela’daki gibi doğrudan bir askeri saldırı bugün gerçekçi görünmüyor. Türkiye NATO üyesi; jeopolitiği, ittifakları ve bölgesel ağırlığı böyle bir müdahaleyi hem pahalı hem de riskli kılıyor. Ama bu tablo, Türkiye’nin tamamen dokunulmaz olduğu anlamına da gelmiyor. Müdahalenin biçimi değişiyor sadece. Tanklar gelmiyor belki, ama ekonomi üzerinden kurulan baskılar, diplomatik uyarılar, raporlar, notlar ve etiketler dolaşıma giriyor. Askeri saldırı yok; alan daraltma var. Ve bu daralan alanda en çok sıkışanlar yine halk oluyor.

Bir de medya anlatısı var. Venezuela uluslararası basında çoğu zaman “sorunlu ülke” etiketiyle anılıyor. Türkiye de bu dile yabancı değil. Liderler üzerinden yürütülen bu anlatı, çoğu zaman halkı görünmez kılıyor. Sorunlar tek bir isme indirgeniyor, sonra o ismi hedef almak bütün bir ülkeyi cezalandırmanın gerekçesi haline geliyor.

İzmit sahilinde yürürken düşünüyorum bunları. Kendi hayatlarımızda ayakta kalmak bu kadar zorken, binlerce kilometre ötede bir ülkenin kaderinin birkaç toplantı odasında çizilmesine nasıl bu kadar rahat alışılıyor? Bir çocuğun açlığına “yan etki” demek hangi vicdana sığıyor?

Bu sorunun cevabını Venezuela halkı kendi içinde arıyor. Benim durduğum yer de tam orası. Çünkü mezarlıkların ve tımarhanelerin değil; halkların, onurun ve barışın tarafındayım.

Galeano’nun sözü hâlâ geçerli. Çünkü “kurtarma” denilen şey çoğu zaman halkların hayatından eksilenlerle ölçülüyor. Venezuela bunu yaşıyor. Geriye kalan ise basit bir tercih: Mezarlıkların ve tımarhanelerin mi, yoksa halkların ve onurun mu yanında duracağımız.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
kaan uçar masaüstü
X