Bilim Sustukça Hurafeler Büyür: İklim Kanunu Geri Çekilirken Kimin Sesi Yükseldi?
Geçtiğimiz günlerde Meclis komisyonunda bir gelişme yaşandı. İklim Kanunu Teklifi geri çekildi. Ama bu geri çekilme, kanunun geri çekilmesi için çaba harcayan toplantı üstüne toplantı yapan, defalarca Ankara yollarına düşen çevre aktivistlerinin değil, iklim inkârcılarının zaferiydi.
Bu süreci en net ifade edenlerden biri, Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Kurnaz oldu. Şöyle dedi:
“Dün İklim Kanun teklifinin komisyona geri çekilmesi, iklim inkârcılarının bir zaferi ve bilimin hezimetidir. Bilim insanları bilimi yeterince insanlara anlatamayınca, iklim inkârcılığı da, aşı karşıtlığı da, her türlü hurafeye inanma da artar.”
Prof. Dr. Kurnaz hocanın bu sözleri, yalnızca bir yasa tasarısının akıbetini değil, bir ülkenin bilgiyle kurduğu ilişkiyi de gösteriyor.
İklim krizinin ortasında, daha fazla bilim konuşmamız gerekirken, biz hâlâ “iklim değişmiyor” diyenlere kulak veriyoruz. Çünkü bilim anlatamıyor, çünkü bilim susturuluyor.
Sessiz Bilimin Bedeli
Bilimsel gerçekler, politik tartışmaların mezesi haline gelince, olan doğaya oluyor.
Toprak zehirleniyor, sular kararıyor, hava boğucu hale geliyor.
Ama burada mesele sadece çevre değil.
Asıl kriz, bilimsel bilginin halkla buluşamaması.
Levent Kurnaz hocanın da dediği gibi:
“Eğer bu karanlık ortamdan kurtulmak istiyorsak, 'sizin parti, bizim parti' türü bir siyaset yapmayı bırakıp bilim karşıtlığına karşı savaşmamız gerekiyor.
Bilimsel gerçekler siyaset üstü bir konudur.”
Bilim Susunca Kim Konuşur?
Bugün Türkiye’de ve dünyada, iklim inkârcılığıyla, aşı karşıtlığıyla, komplo teorileriyle mücadele edemememizin en büyük sebebi, bilim iletişiminin yetersizliği.
Bilim, laboratuvarlarda sıkışıp kaldığında, meydanı yalanlara bırakıyor.
Ve bu yalanlar, yasal süreçleri bile geri çektirebilecek kadar etkili hale geliyor.
Bu nedenle artık mesele yalnızca doğruyu bilmek değil, doğruyu anlatabilmek.
Bilim insanlarının, gazetecilerin, sanatçıların, sivil toplumun, yani hepimizin görevi bu:
Bilimi görünür kılmak, anlaşılır kılmak, duyulur kılmak.
İklim Kanunu’nun geri çekilmesi, yalnızca politik bir karar değildir.
Bu karar, bilimsel hakikatin kamusal alanda savunulamadığını gösteren acı bir tablodur.
Eğer bu karanlıktan çıkmak istiyorsak, bilim konuşmalı.
Ama yalnızca üniversitelerde değil — her yerde, her mecrada, herkes için.
Çünkü bilim sustuğunda, hurafeler konuşur.
Ve hurafelerin konuştuğu yerde, gelecek susar.
Kocaeli’nin Batısına Geçememek …
Geçen haftaki yazımda bu hafta Kocaeli’nin batı yakasındaki sorunlara geçeceğimi yazmıştım. Kocaeli’nin batı yakasında Derince, Körfez, Darıca, Gebze ve Çayırova bulunuyor. Her bir ilçeye bir yazıyı ayırmak gerekiyor.
Bu hafta Kocaeli’nin batı yakasına DEM Parti Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun gönderdiği elektronik posta nedeniyle geçemedik. Kartepe Arslanbey’de yaşanan bir sorundan bahsediyordu Gergerlioğlu ..
Arslanbey’in Kalbine Kurulan Tehdit: Doğanın Sessiz Çığlığı ve Özka Lastik Gerçeği
Kartepe’nin Arslanbey’i… İlkokul öğrencisiyken ve lise son sınıfta gittiğim haliyle kalmış aklımda. Bir zamanlar kuş seslerinin yankılandığı, derelerin serin serin aktığı, toprağın nefes alabildiği bir yerdi. Şimdi ise ağır bir sessizlik var orada. Betonun, asfaltın ve kimyasalın arasında kalan doğa, hâlâ direniyor ama giderek sesi kısılıyor.
Yakın zamanda Özka Lastik firmasına verilen “ÇED Olumlu” raporu, işte bu sessizliğin içine düşen son damla oldu. Bir tesis daha kuruldu, bir yaşam alanı daha daraldı. Belki de oradaki son kaplumbağa yuvası da, son keklik sürüsü de yerini bulamayacak artık. Oysa mesele sadece bir fabrikanın kurulması değil; mesele, doğanın sesini duymamakta ısrar eden bir anlayışın hâlâ egemen olması.
Bir Raporla Gelen Değişim
Çevresel Etki Değerlendirmesi… Kâğıt üzerinde çevreye duyarlı bir sürecin adı gibi. Ancak uygulamada, çoğu zaman tam tersi sonuçlar doğurabiliyor. Özka Lastik’in yeni tesisi için alınan ÇED olumlu kararı da bunun örneklerinden biri. Yerleşim alanlarına oldukça yakın bir bölgede, üstelik çevresinde doğal yaşamın sürdüğü bir alanda kurulacak tesis, çevre için ciddi riskler barındırıyor.
Fabrikanın hemen arka tarafında yemyeşil bir arazi uzanıyor. Çeşitli hayvanlar, sürüngenler, kuşlar, yılanlar bu alanı yuva bellemiş durumda. Ancak bu doğal yaşam alanı, endüstriyel faaliyetlerin gölgesinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.
İşletme sahasının önünden bir dere geçiyor. Plastik kalıntılarla dolu; su yüzeyinde renkleri solmuş, güneşte bükülmüş atıklar, bir zamanlar serin serin akan derenin nabzını boğuyor artık. Bu maddelerin kimyasal bileşenleri suya karışıyor. Dere, sadece bir su yolu değil; yaşam alanlarını birbirine bağlayan bir ekolojik damar aslında. Ama şimdi, plastik ve kimyasalların taşıyıcısı konumunda.
Bu tesisin oluşturacağı kanserojen emisyonlar, ağır metal atıkları ve kirleticiler, yalnızca toprağa ve suya değil, soluduğumuz havaya da bulaşacak. Ve biz farkında olmadan her gün bu görünmeyen yükü ciğerlerimize çekeceğiz.
Kimyasallar, Emisyonlar ve Sessiz Zarar
Özka Lastik’in kuracağı tesisin üreteceği maddeler arasında kauçuk hamuru, dolgu lastik ve soğuk kaplama sırt hamuru var. Bunlar kulağa sıradan sanayi ürünleri gibi geliyor olabilir. Fakat üretim süreçlerinde açığa çıkan emisyonlar, ağır metaller ve kanserojen maddeler o kadar da sıradan değil. Bunlar, uzun vadede bir bölgenin toprağını, havasını, suyunu geri dönüşsüz şekilde kirletebilecek unsurlar.
Çevre tahribatı, çoğu zaman “aniden” değil, “sessizce” gerçekleşir. Önce biraz baş ağrısı, sonra birkaç hastalık artışı. Derken bitkilerin çiçek açmaması, hayvanların ortadan kaybolması… Tüm bu belirtiler, bir felaketin ayak sesleridir. Ama alışırız. Alışmak, en büyük tehlike zaten.
Kazanç mı, Gelecek mi?
Evet, üretim önemli. Evet, istihdam kıymetli. Ama soruyorum: Bu kazanç, hangi bedelle elde ediliyor? Fabrikalar büyürken, insanın ve doğanın küçülmesi kader midir?
Kartepe’nin Arslanbey’i, yalnızca yerel bir çevre sorunu değil. Bu mesele, Türkiye’nin dört bir yanında yaşanan sistematik bir yok oluşun yerel bir tezahürü. Bir tesisin kurulması, binlerce canlı türünün yaşam alanının daralması anlamına geliyor artık.
Geri Dönüş Var mı?
Henüz geç değil. Hâlâ doğayı önceleyen bir akılla hareket etmek mümkün. Şeffaf, katılımcı, yerel halkı ve bilimsel verileri esas alan karar mekanizmalarıyla, bu tür yatırımlar çevreyle uyumlu hale getirilebilir. Ama önce durup bir düşünmek gerekiyor: Bu sessizliği daha ne kadar görmezden geleceğiz?
Doğa, kendini hatırlatmayı bilir. Ama biz, onu hatırlamak için ne zaman ve neyi kaybetmeyi bekliyoruz?
- Toplam 2 yorum
Mehmet Türel 09:24 - 20 Nisan 2025
Önemli konulara değiniyorsunuz ve tarihe not düşüyorsunuz. Tebrik ederim
Murat Tolunay 13:12 - 18 Nisan 2025
Toplumsal farkındalık adına ve Kocaeliyi korumak için güzel bir yazı dizisi oluyor.Çevremizi korumalıyız.Teşekkürler
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Bir Domates Meselesi 30 Ocak 2026 Cuma
- Elma Olmanın Yorgunluğu 19 Ocak 2026 Pazartesi
- Bordrolu Yoksulluğa Hoş Geldiniz! 08 Ocak 2026 Perşembe
- Bizi Kim Kurtaracak Kurtarıcılardan? 05 Ocak 2026 Pazartesi
- Altın Olsa Kesenden Bal Olsa Kasenden 26 Aralık 2025 Cuma
- ERKENDEN 2026’ya …. 12 Aralık 2025 Cuma
- HAYALİ BİLE ZOR KURUYORUZ 08 Aralık 2025 Pazartesi
- Kocaeli’ye Kimin Yükünü Yüklüyorsunuz? 30 Kasım 2025 Pazar
- Her Şeyin Pahalıya Mal Olduğu Bir Dünyada Zarurinin Kutsal Çığlığı 24 Kasım 2025 Pazartesi
- Kocaeli Demirin Gölgesinde, Çöpün Kokusunda Isınıyor 14 Kasım 2025 Cuma