Bir siyasal hareketin geldiği noktayı anlamak için uzun uzun programlara, bildirgelere ya da siyasal manifestolara bakmaya gerek kalmaz.
Birkaç cümle, birkaç yaklaşım ve birkaç tarihsel referans, yıllardır verilen mücadelenin hangi noktaya savrulduğunu göstermeye yeter.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın, “Alevi Aydınlar Bildirgesi”ne yönelik sözleri de işte böyle bir tablo ortaya koyuyor.
“Ucuz siyaset” diyerek eleştirileri küçümsemek, “bir partiye yamanacak, gidip oradan milletvekili olacak” gibi ifadelerle insanları hedef almak, “Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız insanlar” diyerek siyasetçileri ve aydınları aşağılamak, demokratik siyaset açısından üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir üsluptur.
Dahası, “Apo'cu hareketi eleştirmek, Öcalan’ı eleştirmek, tırnak içerisinde aydın olmaksa bana kusura bakmayın, o dündü. Bugün artık onun alıcısı yok” yaklaşımı, eleştiri hakkına bakış konusunda çok daha temel bir sorunu ortaya koyuyor.
Oysa demokratik siyaset, kim olursa olsun eleştirilme hakkını kabul etmekle başlar.
Hiçbir lider, hiçbir siyasal hareket, hiçbir parti ya da hiçbir siyasal düşünce eleştiriden muaf değildir.
Demokrasi, biat kültürü değildir!
Asıl çelişki ise burada bitmiyor.
Apo'cu hareketin lideri Öcalan’ın son dönem siyasal değerlendirmelerinde Medine Sözleşmesi’ni referans göstermesi, Said Nursi ve Şeyh Said üzerinden tarihsel değerlendirmeler yapması ve Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki tarihsel ittifakı Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin bir model olarak tartışmaya açması, doğal olarak Alevi toplumunun tarihsel hafızasında ciddi soru işaretleri yaratmıştır.
Alevi Aydınlar da tam bu noktada itiraz etmiştir:
“Bir dakika! Bize model olarak sunduğunuz tarih, bizim hafızamızda aynı anlamı taşımıyor.”
Bundan daha doğal ne olabilir?
Cumhuriyet, laiklik, eşit yurttaşlık ve medeni hukuk mücadelesiyle tarihsel bağ kurmuş insanların, kendi tarihsel hafızalarını ve siyasal itirazlarını dile getirmeleri neden “Ucuz siyaset” olarak görülüyor?
Neden eleştiren herkes birilerinin “Arka bahçesi” olmakla suçlanıyor?
Toplumsal yapılar hiç kimsenin siyasal arka bahçesi değildir.
Aleviler de sosyalistler de devrimciler de emekçiler de Kürtler de Türkler de demokratlar da herhangi bir siyasi yapıya kayıtsız şartsız biat etmek zorunda değildir.
Bir siyasal hareketin geçmişte yanında yürümüş insanların bugün eleştiri getirmesi, onların düşman olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, gerçek dostluk bazen alkışlamak değil, yanlış gördüğünü söyleyebilmektir.
Burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Yıllarca demokrasi, özgürlük, eşitlik ve halkların kardeşliği adına mücadele eden bir siyasal çizgi, bugün neden kendisini eleştiren aydınlara karşı bu kadar tahammülsüz hale geliyor?
“Bize eleştiri yöneltmeyin” anlayışı hangi demokratik anlayışla bağdaşır?
Kendi yarattığı siyasal otoriteyi sorgulanamaz hale getirmek, demokratik siyasetin değil, biat kültürünün işaretidir.
Yarın Yavuz Sultan Selim’i eleştirmek de mi yasak olacak?
Öbür gün İdris-i Bitlisî hakkında soru sormak “Barış karşıtlığı” olarak mı nitelendirilecek?
Daha sonra siyasal İslamcı tarih okumalarına itiraz etmek “Apo'cu harekete düşmanlık” mı sayılacak?
Bunları sormak bile neden rahatsızlık yaratıyor?
Bir başka önemli sorun da Kürt halkının geleceği üzerinden yürütülen tartışmalardır!
Bir halkın özgürlüğü ve demokratik geleceği;
Kaç bakanlık, kaç komutanlık, kaç makam paylaşılacağı üzerinden değil, anayasal güvence, eşit vatandaşlık, laiklik, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlükler üzerinden tartışılmalıdır.
Siyasal pazarlıkların merkezine makamların değil, halkların haklarının konulması gerekir.
Kürt halkının geleceğini aşiretlerin, toprak ağalarının, feodal burjuvaların siyasal elitlerinin veya dar iktidar hesaplarının çıkarları belirlememelidir.
Asıl sorun:
Kürt halkının sınıfsal ve demokratik çıkarlarını kim temsil ediyor?
Sizin etmediniz artık anlaşılmıştır.
Halkın kendisi mi, yoksa halk adına konuşan siyasal elitler mi?
Bu sorunun dürüstçe sorulması gerekiyor.
Ve gelelim Suriye’ye…
Nereden nereye!
Ortadoğu’da yıllardır süren savaşların, çatışmaların ve siyasal hesapların ardından bugün ortaya çıkan tablo, geçmişte söylenen birçok sözün yeniden sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
Mazlum Abdi’nin Suriye’de yeni siyasal dengeler içerisinde Colani olarak bilinen Ahmed el-Şara’nın danışmanları arasında yer aldığı yönündeki gelişmeler de kamuoyunda doğal olarak soru işaretleri yaratıyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Dünün çatışma aktörleri, bugün nasıl aynı siyasal masanın etrafında buluşabiliyor?
Ve daha önemlisi:
Suriye’de Alevilere yönelik ağır saldırılar ve insan hakları ihlalleri tartışılırken, yaşananların sorumluluğu nasıl ve kimler tarafından sorgulanacak?
Halkların yaşadığı acılar, siyasal dengeler değişti diye unutulabilir mi?
Dünün düşmanı bugün danışman, dünün hedefi bugün müttefik olabiliyorsa, burada yalnızca kişileri değil, sistemin kendisini ve siyasal hesapların halklara ödettiği bedeli sorgulamak gerekir.
Ortadoğu siyaseti bize yıllardır aynı gerçeği gösteriyor:
İktidar hesapları değişiyor.
İttifaklar değişiyor.
Dostluklar ve düşmanlıklar değişiyor.
Ne yazık ki bedeli çoğu zaman yine halklar ödüyor.
Suriye’de de Türkiye’de de Irak’ta da bölgenin başka coğrafyalarında da halkların kanı ve acısı üzerinden kurulan hiçbir siyasal denklem, adalet ve hukuk sorgulamasından muaf tutulmamalıdır.
Hiçbir siyasi amaç, yaşanan acıların üzerini örtemez!
Hiçbir ittifak, geçmişte yaşananların hesabını sormayı gereksiz hale getiremez.
Hiçbir siyasi hareket de kendisini eleştirilemez ilan edemez.
Bugün Bakırhan’ın sözleri üzerinden ortaya çıkan tartışma aslında daha büyük bir sorunun parçasıdır:
Demokratik siyaset gerçekten eleştiriye açık mı, yoksa siyasal sadakat mi arıyor?
Eğer demokrasi istiyorsak, önce eleştiriye tahammül etmeyi öğrenmeliyiz.
Eğer halkların eşitliğini savunuyorsak, hiçbir halkı veya toplumsal kesimi siyasal bir yapının arka bahçesi olarak görmemeliyiz.
Eğer barış istiyorsak, geçmişte yaşanan acıları ve tarihsel hafızaları yok saymamalıyız.
Ve eğer yeni bir gelecek kuracaksak, bunu makam pazarlıklarıyla değil;
Hukuk, adalet, laiklik, eşit yurttaşlık ve halkların özgür iradesi üzerinden gerçekleştirmeliyiz.
Siyaset, insanları susturmak değil;
Onların farklı düşünme hakkını güvence altına almaktır.
Aydın olmak, alkışlamak değildir.
Muhalif olmak, düşman olmak değildir.
Eleştirmek, ihanet değildir.
En önemlisi de hiçbir siyasal hareket, kendisine verilen desteği ömür boyu sürecek bir biat sözleşmesi olarak göremez.
Bugün Mazlum Abdi’den Colani’ye, Öcalan’ın tarihsel referanslarından Bakırhan’ın aydınlara yönelik sözlerine kadar uzanan bütün bu tabloya baktığımızda insanın aklına gerçekten tek bir cümle geliyor:
Nereden nereye!
Asıl sorun ise şu:
Halkların geleceğini belirleyecek olan siyasal hesaplar mı olacak, yoksa halkların özgür iradesi, adalet ve hukuk mu?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca siyasetçilerin değil, hepimizin geleceğini belirleyecek...
Yorum yazarak Yeni Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeni Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.
Şimdi oturum açın, her yorumda isim ve e.posta yazma zahmetinden kurtulun. Oturum açmak için bir hesabınız yoksa, oluşturmak için buraya tıklayın.
Yorum yazarak Yeni Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeni Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.